Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Ocak 09, 2017

Çin markalarının prestij yılı

Bundan 10 yıl önce, Engadget gibi teknoloji sitelerinde Çinlilerin ürettiği mobil cihaz klonları hakkında bilgiler paylaşılıp alttan alttan dalga geçilirdi. 10 yıl önce Çin, teknoloji markaları çıkaran bir ülke olarak değil, kötü kopyalar yapıp komik duruma düşen bir ülke olarak bilinirdi. Çin, yavaş yavaş başkaları için üreten bir ülke olmaktan çıkıp, kendi markalarını çıkaran bir ülke olma yolunda ilerledi. Xiaomi, ZTE, OnePlus, Huawei, Meizu, Oppo... Çinli mobil teknoloji markalarının bazıları ülkemizde yeni yeni yer edinirken, bazıları meraklıları tarafından çok iyi biliniyor. Henüz Türkiye'de adını duymadığımız ama Çin'de büyük olan markalar da var elbette.



2016 yılında Çinli telefon üreticileri ile ilgili dikkatimi çeken şey şu oldu: Prestij peşindeydiler. Huawei, Leica gibi markalarla girdiği ortaklıklar ve ülkemizde servis açısından yapmaya çalıştığı atılım ile adından söz ettirdi. Huawei, 2016 yılını Mate 9 isimli canavar ile kapattı. Ekran çözünürlüğü dışında önceki versiyonlarda bulunan pek çok kısıtlamadan arındırılmış bir telefon Mate 9. Yurt dışında yapılan incelemelerde pek çok övgü ile kendinden söz ettiriyor. Huawei aynı zamanda "ucuz marka" algısını da yıkmaya çabalıyor. Mate 9'un Türkiye fiyatı 3000 TL. Bu arada Huawei ABD pazarında Honor markası ile de büyük beğeni toplamış durumda.



Benzer şekilde, Xiaomi (Şayomi) de prestij peşindeydi geçtiğimiz yıl. Biraz teknoloji ile ilgilenen herkes Xiaomi Mi Mix isimli gelecekten gelmiş gibi gözüken telefonu duymuştur herhalde. İşte bu bir PR başarısıdır. Xiaomi markası zaten iyi işler yapıyordu, ancak Mi Mix modeli ile geek'lerin ağzının suyunu akıtmayı başardı. Bilmeyenler için yazalım, Mi Mix modeli Apple iPhone ve Samsung Galaxy modellerinde bile bulunmayan bir özelliğe sahip: Ön yüzün neredeyse tamamı ekran. Bu sayede iPhone ile aynı boyutlarda olup ondan daha büyük bir ekrana sahip olabiliyor.



OnePlus zaten ABD pazarında bile kendini kanıtlamış bir marka. En son çıkardıkları OnePlus 3T modeli pek çok sıralamada ya bir numara, ya da ilkler içerisinde. Neredeyse pahalı markalar kadar iyi, ama ama yarı fiyatına. Dikkatli Mobil Yazılar okurları bir önceki cümlede bulunan "neredeyse" kelimesine takılabilirler. Neredeyse diyorum, çünkü kaliteyi ucuza sunmak için mutlaka bir şeylerden fedakarlık etmek zorundasınız. OnePlus 3T modelini 2016'nın en iyi telefonu ilan eden yabancı teknoloji bloggerları da bunun farkında zaten.

Bir de şu gri rengi gelseydi ülkemize...

ZTE... Eğer "2016'nın en iyi çıkış yapan Çinli mobil teknoloji markası" ödülü verecek olsam, ZTE'ye verirdim. Turkcell'in telefonlarını üreten ZTE, Axon 7 modeli ile yabancı teknoloji sitelerinin en çok söz ettiği markalardan biriydi. Bunun sebebi, amiral gemisi özelliklerini yüksek kaliteli bir kulaklık ses çıkışı ve ön yüzdeki çift stereo hoparlörler ile desteklemiş olmasıydı. Kamera kalitesi konusunda harika olmasa da, ses kalitesine önem verenler tarafından oldukça övülen, tavsiye edilen bir cihaz oldu 2016 yılında. Türkiye'de de 2000 TL'den satışa çıktı ama, az sayıda stok ile gelmesi, sadece belirli teknoloji marketlerinde satılması ve düşmesi beklenen fiyatının dolardaki yükselişle beraber yükselmesi (elbette bir de altın renkli modelden başka bir modelin getirilmemesi) hayal kırıklığı yarattı. Yine de ZTE global olarak kendini "ucuz marka" algısından uzaklaştıracak bir model üretmeyi başardı. Belki de amaç sadece buydu.

Ülkemizde pek rastlanmayan ama Çinde büyük olan ve ABD pazarına da girmeye çalışan başka Çin markaları da var. Buna ek olarak, Lenovo gibi tanınmış ama adının hakkını veremeyenler de...

Çinli mobil teknoloji markalarının hem yazılım hem de donanım cephesinde kendilerini daha da geliştireceklerine şüphe yok. 2017'de yazılım ile ilgili pürüzleri giderirlerse ve kalite kontrol/servis konusunda başarılı bir tablo çizerlerse büyük oyuncuların tahtını sarsma ihtimalleri var. Ülkemide de daha fazla varlık göstermelerini diliyorum.

Pazar, Ekim 09, 2016

Samsung Galaxy A3 - 2016 (A310) incelemesi

Samsung Galaxy A3 (2016), diğer adıyla Samsung Galaxy A310, şık tasarımlı, küçük boyutlu bir akıllı telefon. Küçük dediğime bakmayın, üç-dört sene öncesinin “ne kadar büyük” dediğimiz telefonlarından daha büyük aslında. Ancak 5 inç ekranlı telefonların standart kabul edildiği, 5.5 inç ve üzerinin tercih edildiği günümüzde, 4.7 inçlik ekranı ile Galaxy A3 de “küçük ekranlı telefonlar” arasına giriyor.

Samsung, Galaxy Alpha ve Galaxy S6 ile yeni tasarım anlayışlarını test etmeye başladı. Şık görünümlü, ince telefonlar üretmeye başladı. Galaxy A serisi de bu yeni tasarım anlayışını test ettiği serilerden. 2015 yılında çıkardıkları orijinal Galaxy A serisi de şık ve ince olsa da, yeni Galaxy A 2016 serisi ile Samsung, pek çok kişinin kalbini çalacak bir tasarımı tutturmayı başarmış. 2016 serisi, S6’da olduğu gibi cam kaplı bir arka yüze sahip. Doğrusu ben A serisinin tasarımını S6 ve S7’den bile daha başarılı buluyorum.

Samsung Galaxy A3 - 2016 modelinin, yani Galaxy A310’un isimlendirmesi, bizzat bu cümleden de anlaşılacağı gibi, bir miktar kafa karışıklığına sebep oluyor. Forumlarda, ekşi sözlük gibi sözlük sitelerinde vs. Galaxy A3 başlıklarına girdiğinizde, insanların bir önceki seneye ait modelden mi, yoksa yeni 2016 modelinden mi bahsettiğini anlamak için çaba sarf etmeniz gerekiyor. Galaxy A serisinin 2017 modelleri çıkınca neler olacak merak ediyorum.

Herneyse. Samsung Galaxy A3 - 2016 modeli, yani Galaxy A310, 4.7 inç 720p (HD) sAMOLED Gorilla Glass 4 ekrana, 1,5 GB RAM’e, 16 GB depolama alanına, 13 MP f1.9 arka kameraya, dört çekirdekli 1.5 GHz Exynos 7578 işlemciye sahip. MicroSD kart girişi, FM radyosu, 4,5G desteği de var. Ön kamerası da f1.9 lensli, 5 MP çözünürlükte. Sim kart yuvası iğne ile açılan tipten ve NanoSIM destekli. Bataryası kullanıcı tarafından değiştirilemiyor ve 2300 mAh kapasitesinde.

Galaxy A3 - 2016 için bir kutu açılımı yapmadım, zira kutu içeriği son derece sade. Klasik olan kulaklık, şarj aleti ve USB kablosu çıkıyor.

Ekranı (ve boyutları)

Samsung Galaxy A3’ün ekranına “küçük” diyorlar. Evet, 2016 standartlarında küçük, 4.7 inç boyutunda. Ancak ben bunu bir dezavantaj olarak değil, aksine, avantaj olarak görüyorum. Küçük olduğu için satın aldım zaten Galaxy A3’ü! Bununla birlikte, 4.7 inç ile, “kitlelerin ekran boyutu olan” 5.0 inç arasında çok da büyük bir fark olmadığını belirtmeliyim. Şahsen keyifle kullanıyorum.

Elbette, “phablet” tipi, 5.7 inç ve benzeri ekranlara sahip olan Galaxy Note tipi bir telefon kullanıyorsanız, ekran size küçük gelebilir. Ya da elleriniz büyük ise, ekran klavyesinde yazarken kriz geçiriyorsanız, 4.7 inçlik bir telefonu hiç düşünmeyebilirsiniz bile.

Ancak dedim ya, benim gibi, 5 inçlik telefonu bile bir yere sığdıramayan, tek elle kullanmaya çalışıp da beceremeyen, cebe nispeten kolayca sığsın isteyen biriyseniz, 4.7 inçlik telefonlar tam size göre. Bu boyuttan aşağısı keyifsiz olacaktır, onu da belirteyim.

Samsung Galaxy A3, daha önce incelemesini yaptığım Galaxy E5 gibi “ekonomi” sınıfı telefonların, bir seviye üstünde. Bundan dolayı ekran parlaklığını otomatik ayarlama özelliğini koymadan geçmemişler. E5’te eksikliğini pek hissetmemiştim doğrusu. Tek sıkıntım, E5’in ekran parlaklığı kısık iken güneş ışığına çıktığımda, ekranda parlaklığı artıracak kontrolleri bile seçemiyor olmamdı (parlaklığı artırmayı başardıktan sonra ekranı görmekte bir sıkıntı olmuyordu). A3’ün güzelliği ise, bunu kendisinin ayarlıyor olması.

Güneş ışığından bahsetmişken, Galaxy A3’ün sAMOLED ekranını doğrudan güneş ışığı altında, hatta üstüne bir de güneş gözlüğü ile bile görmekte sıkıntı çekmiyorsunuz. “İş telefonu” arayışında olanlara bunun önemli olduğunu hatırlatmak isterim. Telefonunuz işiniz için önemli ise, işiniz de ara sıra da olsa açık havada ise, ekranı doğrudan güneş ışığı altında görülebilen bir telefon alın. Kimi zaman, ekran kalitesi zayıf olan telefonlar söz konusu olduğunda “Aman canım, azıcık gölge bir yere gider, orada bakarım ekrana, ne olmuş yani” gibi yorumlar görüyorum. Kusura bakmayın, iş amaçlı kullanılacak bir telefonda böyle bir lükse yer yok. Aceleniz varken, eliniz ayağınız birbirine dolaşmışken, bir de telefonun ekranındakileri seçmeye çalışmak, kabul edilemez.

Samsung’un sAMOLED ekranları canlı, capcanlı renkleri ile ünlü. Onların yanında iPhone’un IPS’leri bile sönük kalıyor. Elbette bu kadar “abartılı” canlı renkleri sevmiyor da olabilirsiniz. Ancak alıştınız mı, başka ekranlar hep “eksik” geliyor. Ekran çözünürlüğü HD (720p) ile sınırlı olsa da, bu ekran boyutuna bu çözünürlük yeterli. Pek çok Samsung telefonda olduğu gibi, sAMOLED ekran başlı başına bir çekim kaynağı, satın alma sebebi.

Ekranda piksel dizilimi yine Diamond Pentile. Galaxy E5 incelemesinde ve ayrı bir yazıda buna değinmiştim. Bu piksel dizilimi, normal LCD ekranlardaki piksel dizilimine alışık olan gözlere garip geliyor demiştim. O yazılarım maalesef yanlış anlaşıldı, ekranda bir sorun var gibi algılandı. Yine öyle algılansın istemiyorum, o yüzden bu sefer detaya girmeyeceğim. Zaten ekranın biraz daha küçük olması dolayısıyla PPI artıyor ve Diamond Pentile dizilimin etkileri de daha az fark ediliyor. Sorun yok yani. Cidden. Bu paragrafı okumamış gibi davranabilirsiniz… Neyse :)

Bu arada ekran 2.5D denilen formda, yani telefonun kenarlarına doğru çok hafif bir eğim oluşuyor. Elinizi telefonun ekranında kaydırdığınızda bunu hissedebiliyorsunuz. Bence bu çok akıllıca bir seçim olmuş, çünkü ilk kez deneyimlediğinizde, çok hoş bir his oluşturuyor. Ancak temperli cam alacak okurlarımın buna uygun camları tercih etmesi gerektiğini vurgulayayım. Bilmiyorum temperli cama gerek var mı, zira cihazda Gorilla Glass 4 de var. Temperli cam kırılmalardan koruyor derseniz, o da bir muamma gibi geliyor bana. Sizin tercihiniz.

Samsung’un sAMOLED ekranlarında kimi zaman “sararma sorunu” söz konusu olabiliyor. Galaxy A3’de de olur mu? Olmaz inşallah diyelim ama, olması mümkün. Zira Galaxy E5’imin ekranında, bir yıl sorunsuz çalıştıktan sonra, hafiften sararma başladı. Bir Samsung satın almadan önce bunu bilmenizde fayda var.

Kamera ve fotoğraf kalitesi

Galaxy A3’ün 13 Megapiksel çözünürlükte arka, 5 Megapiksel çözünürlükte ön özçekim kamerası var. Galaxy A3’ün kamerası elbette S7 ve benzeri “amiral gemisi” cihazlarla yarışamaz. Ancak ortalamanın üzerinde olduğunu düşünüyorum. Örneğin Galaxy E5 ile düşük ışıkta bulanık çıkan bir fotoğraf, A3’ün f1.9 lensi sayesinde net çıkabiliyor. Bir de OIS olsaymış iyi olurmuş ama o özelliği de büyük abilere saklamışlar.

Çektiğim birkaç fotoğraf şöyle (zamanla yeni fotoğraflar ekleyeceğim):




Şunu söyleyebilirim: Galaxy A310'un kamerası Galaxy E5'ten kesinlikle daha güvenilir. Ama yine de mükkemmel değil. Fotoğraflar telefonda güzel gözüküyor. Ama bilgisayara aktardığınızda biraz hayal kırıklığına uğratmıyor değil. Yani, önemli bir fotoğraf çekecekseniz ve bu fotoğrafa telefon dışında da bakacaksanız, ya iyi bir fotoğraf makinası alın, ya da Galaxy S7 gibi amiral gemisi telefonları kullanın.

Hafıza ve performans

Cihazın 16 GB depolama alanı (10 GB kullanılabilir) ve 1.5 GB RAM’i var. 16 GB depolama alanı yeterli, doğrusu 1.5 GB de yeterli alama, RAM konusunda Samsung çok ayıp etmiş bence. Bu fiyata böyle bir cihaz en az 2 GB RAM’den başlamalıydı. Normal kullanımda bir sıkıntı oluşturuyor mu, hayır. Herhangi bir takılma falan olmuyor. Ama bu demek değil ki ileride olmayacak! Galaxy A3’ün boşta kalan RAM miktarı: 490 MB.

Samsung Galaxy A310F’nin Exynos 7578 işlemcisi temel işlevler için yeterli performansı veriyor. Herhangi bir takılma, yavaşlama ve benzeri probleme rastlamadım. Elbette daha yüksek performanslı işlemciler özellikle oyunların açılma hızlarında etkili olacaktır. Oyun performansını test etmek için Asphalt 8’i yükledim. Hiçbir takılma yok.

Samsung Galaxy A3’ün AnTuTu puanı 35720. Galaxy E5’te 21110 çıkmıştı.

Pil ömrü

Hiç uzatmadan, doğrudan konuya gireceğim: Ben Galaxy A3’ün pil ömründen çok memnun kaldım. WiFi ile %25 parlaklıkta 8 saat 30 dakika ekran süresi alıyorum. Bu süre zarfında sürekli internette gezdim, 50 dakika YouTube videosu izledim (kulaklık ile), birkaç fotoğraf ve video çektim, çok sayıda dosya kopyalama işlemi gerçekleştirdim (hafızadan MicroSD karta).

Normal bir kullanımda, 4.5G, WiFi, foto-video çekimi, telefon görüşmeleri dahil olan ve ekran parlaklığının da %100 (otomatik) olduğu bir senaryoda, ekran açık kalma süresi kısalıyor elbette. Ancak buna rağmen şarjı 3 gün gidiyor. Üç günlük bir süreçte elbette pili ekrandan başka şeyler de bitiriyor, bundan dolayı ekran süresinin azalıyor olması gayet normal.

Bununla birlikte, batarya ile ilgili bir bölümde, Galaxy A3’ün arka kapağının çıkmadığını, dolayısıyla bataryanın kullanıcı tarafından değiştirilemediğini yazmazsam olmaz.

Pil ömrü ile ilgili detayları yeni testler yaptıkça tekrar yazacağım inşallah.

Ses kalitesi

S6 ve S7’de olduğu gibi, A3’de de hoparlör cihazın alt tarafında. Tek bir hoparlör var, yani stereo ses söz konusu değil. Ses kalitesi ve yüksekliği yeterli. Hoparlörün arka yüzde değil de altta olması bir avantaj olsa da, cihazı yatay kullandığınızda sesin tek bir yönden geliyor olması hoş değil. İnşallah Samsung yeni telefonlarında bu konuya eğilir. Bakalım, Apple bir sonraki iPhone’a stereo hoparlöler koyarsa inşallah… tamam tamam kızmayın, küçük bir latife sadece. (Bu cümleyi iPhone 7 çıkmadan önce yazmıştım. iPhone 7'de stereo hoparlörler var. Samsung da boş durmaz artık herhalde).

USB OTG özelliği

Galaxy E5’te USB OTG özelliği bulunmuyordu. Galaxy A3 ise bu özelliği destekliyor. Bir USB OTG kablosu ile cihaza klavye, mouse, USB bellek gibi şeyler bağlamanız mümkün.

Tasarım ve dış görünüş

Bu sefer bir değişiklik yaptım, “dış görünüş” bölümünü sona sakladım. Galaxy A3’ün tasarımı, bence, ne Galaxy S6-S7, ne de Galaxy A serisindeki diğer “büyük abi” modellerle kıyaslanabilir. Korkmayın, iyi bir şey söyleyeceğim. Şahsen bu modellerden çok daha iyi olduğunu düşünüyorum A3’ün. Tasarım görsel olarak bütün bu modellere benziyor, ama elinize aldığınızda hissettikleriniz, hepsinden farklı. Boyut, incelik, arka yüzdeki camın ve ön yüzdeki 2.5D ekranın verdiği hisler… Her şey tam olarak “olmuş”. Elbette bu biraz da şahsi bir görüş, tasarım zevki kişiden kişiye değişir. Ancak ben Samsung Galaxy A3’ü her elime aldığımda güzel tasarlanmış, yumuşak kapaklı bir kitabı elime alıyormuş gibi hissettim. Tasarım, bu telefonu satın almamda çok büyük bir etken oldu. Tasarımını çok beğendiğim az sayıdaki telefondan biri A3. Eğer kişisel kullanım için almasaydım, koleksiyonuma katmak için bir şekilde sahip olmak isterdim.

İtiraf etmeliyim, Mobil Yazılar’a bir telefonun tasarımı ile ilgili hiç bu kadar coşkulu cümleler yazdığımı hatırlamıyorum. Ancak tasarımı çok önemsiyorum. Bu cihazı satın almadan önce, içindeki “rasyonel tüketici”, cihazın, özelliklerine göre pahalı olduğunu söyleyip durdu. Ancak kendisine ne kadar dirensem de, sonunda içimdeki “duygusal tüketici” ağır bastı. A3, gerçekten gereksiz yere pahalı, ama bir o kadar da çekici bir telefon. Bunu size niye anlatıyorum? Siz daha rasyonel kararlar verin diye :)

Rasyonel okurlarım için artılar-eksiler gelsin:

Galaxy A3 – 2016 / A310 modelinin artıları
* Canlı renklere sahip 4.7" Super AMOLED HD (720p) ekran
* Şık tasarım
* Uzun pil ömrü
* Sevenleri için – ele avuca sığan, küçük tasarım.
* 16 GB depolama alanı
* 13 MP f1.9 kamera
* MicroSD kart yuvası
* USB OTG desteği ile çeşitli cihazları bağlayabilme (klavye, mouse vb.)
* FM radyo özelliği

Galaxy A3 – 2016 / A310 modelinin geliştirilebilecek yönleri
* A5 ve benzeri modellerde olduğu gibi kamerada OIS (optik görüntü sabitleme) olabilirdi.
* Bataryası değiştirilebilse daha iyi olurdu (Ama bu aralar bunu pek önemsemiyor kimse)
* SIM kart ve MicroSD kart yuvalarına ulaşmak zor.

Galaxy A3 – 2016 / A310 modelinin eksileri
* Galaxy A serisinin diğer üst modellerinde bulunan bazı ufak tefek yazılımsal özellikler yok. Olmaması için bir sebep de yok, o yüzden eksi! “Otur, sıfır!”
* Bildirim ışığı, neredesin? Yoksun. Çok yazık. Mükemmel bir “iş telefonu” olmasının önündeki tek engel.
* Özelliklerine göre pahalı. Benzer özellikteki rakipleri 900 liraya satılırken A3’ün fiyatı 1250 TL. Aradaki farkı, göze hoş gelen bir tasarıma ve Samsung marka adına vermiş oluyorsunuz.
* 1,5 GB RAM, her ne kadar “yeterli” olsa da, cihazın fiyatını göz önünde bulundurursanız aklınıza “ayıp”, “rezillik” ya da “kazık” gibi kelimeler gelebiliyor.

Mobil Yazılar’dan şimdilik bu kadar. Bu yazıyı beğendiyseniz, yeni bir telefon arayışındaki arkadaşlarınızla paylaşabilir, ya da yandaki linklerden birkaçına tıklayarak diğer yazılarımı da okuyabilirsiniz. Bir çay içerseniz - pardon, bir göz atarsanız seveceğinizi umuyorum.

Not: Bu yazıyı uzun bir süre önce yazdım, ama yayınlamadım. Mobil Yazılar'a gelen bir yorum üzerine, yayınlamaya karar verdim. "2017 oldu hâlâ bu telefonu inceliyorsun" derseniz, haklısınız. Kusura bakmayın.

Perşembe, Ekim 01, 2015

Dizüstü bilgisayarınız yavaşladı mı? Bir çözüm var!

Artık masaüstü bilgisayarlardan çok daha yaygın olarak kullanılan (hatta koltuğu telefon ve tabletlere kaptırmışmış olan) dizüstü (laptop) bilgisayarlar, donanım güncellemeleri açısından pek fazla seçenek sunmuyorlar. Masaüstü bilgisayarların her parçası birbirinden bağımsız olduğu için, güncelleme konusunda daha esnek oluyorlar. Oyunlarda daha iyi performans istiyorsanız ekran kartını yenisi ile değiştirmeniz yeterli oluyor. Dosyalarınız için daha fazla depolama kapasitesi istiyorsanız, sabit diski (HDD - Hard Disk Drive) güncellemeniz yeterli oluyor.


Fotoğraf: Des Morris. Creative Commons.

Dizüstü bilgisayarlar ise daha taşınabilir olmak zorundalar, yani her şey bir araya sıkışmalı. Bu da biribinden ayrılmayan parçalar anlamına geliyor. Ne yazık ki Apple'ın izinden gitmeye gayret eden ya da bilgisayarlarını daha da kompakt yapmaya çalışan pek çok firma, var olan genişleme seçeneklerini de azaltıyor. Elbette Mobil Yazılar'da her zaman savunduğum gibi, dizüstü bilgisayar "ne kadar hafifse, o kadar iyi" demeye devam ediyorum, ancak seçeneklerin çok olması şartıyla. Kompakt bilgisayarlara aşığım, ama "bataryası değişmeyen, RAM'i yükseltileyen, sabit diskine erişmesi zor" dizüstü bilgisayar üretme trendinin tüketicileri seçeneksiz bırakarak "zorlamaya" dönüşmesi hoş bir fikir değil.

Birkaç senedir kullanmakta olduğum bir bilgisayarım var: Acer Aspire 5755G. Sorunsuz bir cihaz değil ama, batarya, RAM ve sabit disk güncellemeleri yapmaya izin veren bir kasası var. Bataryası bütünleşik olmadığı için, batarya şarj tutmamaya başladığında yenisini alıp cihazı servise falan götürmeden yoluma devam edebildim. Bir sabit disk güncellemesi yaptım (birazdan bahsedeceğim) ve RAM güncellemesi de düşünüyorum.


Fotoğraf: Liam Higgins. Creative Commons.

Siz de "Laptop'um çok yavaşladı, ne yapmalıyım?" diye çaresiz kalanlardan mısınız? Bilgisayarınız artık eskisi gibi hızlı çalışmıyorsa, "format çekmek" ya da yeni bilgisayar almak zorunda değilsiniz. Bazı teknoloji mağazalarının "En pahalı bilgisayar eski bilgisayar" diye yaptığı kampanyalara inanmayın. Bence, dizüstü bilgisayarlarda zaman içinde oluşan performans sorunlarının en önemli kaynağı, sabit disk, ya da yeni neslin anlayacağı dille, "depolama alanı". Dizüstü bilgisayarlarda sabit diskler zaten yavaş oluyorlar, bir de bilgisayarı kullandıkça, dosyaları yükleyip sildikçe "fragmentasyon" dolayısıyla problem daha da büyüyor.

Bu arada, "bilgisayarı hızlandırmak" derken neyi kastettiğimi de açıklığa kavuşturayım. Dizüstü bilgisayarınız yavaş açılıp yavaş kapanıyorsa, en ufak bir Microsoft Word dosyasına bile tıkladığınızda açılmak bilmiyorsa, bilgisayar içinde arama yaptığınızda kendinize bir Türk kahvesi yapıp gelebiliyorsanız, oyunlar yavaş yükleniyor, dosyalar yavaş kopyalanıyor, programlar yavaş açılıyorsa; sizin ciddi bir sabit disk probleminiz var demektir. Ancak bu gibi durumlar dışındaki problemler, bir dizüstü bilgisayara yapılabilecek güncellemelerin dışında kalabilir (RAM yükseltme dışında). Mesela, bir oyunun daha akıcı çalışması, grafiklerinin daha güzel gözükmesi çoğunlukla ekran kartı ve işlemciye bağlıdır. Ne yazık ki dizüstü bilgisayarlarda bu parçaları güncellemek mümkün değildir, yeni bir bilgisayar almak gerekir. Ben bu yazıda sabit disk güncellemesinden bahsedeceğim.


Fotoğraf: Jonathan Coffey. Creative Commons.

Sabit diski hızlandırmak için ne yapmalı? Elbette "format çekmek" ya da eski usül "disk birleştirme" yapmak ücretsiz bir çözüm sunabilir. Ama biraz para harcamaya razıysanız, bilgisayarınızı eskisinden daha hızlı hale getirmeniz mümkün. Teknolojiyi sıkı takip eden okurlarım konuyu nereye getireceğimi çoktan anlamıştır: SSD'ye geçin diyeceğim elbette!

Sabit disk dediğimizde akla gelen şey, eski tip ve çok yaygın olarak kullanılan depolama teknolojisi, yani HDD'dir. HDD, bir dosya açılırken ya da kopyalanırken bilgisayarınızın içinden gelen tıkırtıları yapan parça. SSD (Solid State Drive) ise, daha yeni ve çok daha hızlı bir teknoloji. Yeni olması dolayısıyla fiyatı bir tuzlu. Ancak ben kendi dizüstü bilgisayarıma SSD güncellemesi yaptıktan sonra, geri dönüş olmadığını anladım. SSD'nin hızına alışınca, diğer laptop'lar size yavaş gelmeye başlıyor. Bilgisayarımın açılış hızı, programların açılış hızı, oyunların başlama süreleri, dosyaların kopyalanma süreleri... hepsinde çok olumlu iyileşmeler oldu. En önemlisi de, sabit diskimi SSD'ye klonladığım için, format atmadan, hiçbir programı yeniden kurmaya gerek kalmadan, kaldığım yerden bilgisayarımı kullanmaya devam ettim. Sanki kutusundan yeni çıkmış bir laptop kadar hızlı çalışan bir sistem ile hem de!


Fotoğraf: Bart. Creative Commons.

Peki nasıl olacak SSD güncellemesi? Doğrusu, daha önceden SSD'ye geçiş maceramı yazmıştım, yinelemek istemiyorum, buraya tıklayarak okuyabilirsiniz. Ancak burada yazmak isteğim iki konu var. Bir: SSD'lerin depolama alanı yükseldikçe fiyatları çok ama çok artıyor. Şu anda bilgisayarınızda ne kadar boş alan olduğuna, ne kadar alanı kullandığınıza bir bakın. Kaç GB? Eğer o kapasitede bir SSD alacak maddi gücünüz varsa, ne âlâ. Ancak yoksa geçen seneden beri oynamadığınız oyunu kaldırıp, gereksiz dosyaları harici (taşınabilir) bir sabit diske yedekleyip, yeniden bakın derim. Depolama alanı konusunda beklentileri düşürmek gerekse de, SSD'ye geçtiğinize değecek, merak etmeyin. Gelelim ikinci konuya: Eğer bilgisayarlarla fazla haşır neşir değilseniz, var olan sisteminizi SSD'ye klonlama konusunda biraz yardıma ihtiyacınız olabilir. Bir bilene yaptırın ya da arkadaşınızdan yardım alın derim. Kendiniz yapıyor olsanız dahi (ki özel bilgilerinizin güvenliği için bunu tercih edebilirisiniz) bu işin bir tam gün alabileceğini bilmeli, boş bir zaman seçmelisiniz.

Zor mu? Dedim ya, sıkıntılara değecek, merak etmeyin. Ama uyarmadı da demeyin, SSD'ye geçmeden önce dosyalarınızı başka bir diske yedekleyin.

Üstte linkini paylaştım ama tekrarlayayım. Bu yazının devamı ya da tamamlayıcısı olarak görülebilecek bir yazı yazmıştım daha önceden. O yazıda HDD'den SSD'ye geçiş aşamasında yaşadıklarımı daha detaylı yazdım. Siz de böyle bir güncelleme düşünüyorsanız, mutlaka okumanızı tavsiye ederim: Samsung 840 EVO ile HDD'den SSD'ye geçiş maceram (okumak için tıklayınız).

Salı, Eylül 01, 2015

Elektrik kesik ve telefonunuzun pili bitiyor. Ne yapmalı?

Elektrik kesildiğinde telefon, tablet ve dizüstü bilgisayar gibi mobil cihazların şarjının hemen bitmemesi için neler yapmalı? Elektrik kesilmeden önce, kesintiye hazırlıklı olmak için neler yapmalı?

Öncelikle elektrik kesintisi sırasında neler yapmak gerektiğinden bahsedelim. Kesintinin ne kadar süreceği belli olmaz. Bu yüzden, iletişimsiz kalmamak için, telefonunuzu çok fazla kullanmamanızı tavsiye ederim. Telefonun ekran parlaklığını mümkün olduğunca kısmanız ve mobil veri (3G-4G) bağlantısını kapatmanız da önemli. "Elektrik kesik, canım sıkıldı, ben biraz oyun oynayayım telefonumdan" derseniz, iki saate arama yapamaz olabilirsiniz.


Fotoğraf: Takashi(aes256). Creative Commons.

Yeni akıllı telefonlarda bataryanın daha uzun dayanması için özel seçenekler bulunabiliyor. Örneğin Samsung telefonlarda "Güç tasarrufu" ve "Ultra güç tasarrufu" modları bulunuyor. Bu modlara geçtiğinizde telefonunuzun bir çok özelliği devre dışı kalıyor, hatta Ultra Güç Tasarrufu modunda ekran siyah beyaz oluyor. Böylece şarjınız çok daha uzun süre gidebiliyor. Siz de telefonunuzda böyle bir özellik varsa, kullanabilirsiniz.

Elektrik kesildiğinde telefonunuzu nasıl şarj edebilirsiniz? Bunun en kolay yollarından biri, telefonunuzu dizüstü bilgisayarınıza bağlamak. Modern akıllı telefonlar MicroUSB kablosu ile bilgisayara bağlandıklarında şarj olabiliyorlar. Peki MicroUSB kablonuz yoksa ne yapacaksınız? Aslında muhtemelen bir MicroUSB kablosuna sahipsiniz. Çünkü pek çok modern telefonun şarj adaptörleri aslında MicroUSB kablosu ile geliyor. Adaptörün prize takılan kısmı ile kablosu birbirinden ayrılabiliyor. Böylece kablonun bir ucunu bilgisayarınızın USB girişine bağlayabiliyorsunuz.


Fotoğraf: Twicepix. Creative Commons.

Elektrik kesildiğinde telefonunuzun şarjı çok az ise ve acil bir görüşme yapmanız gerekiyorsa kullanabileceğiniz bir enerji kaynağı daha var: Otomobiller. Eğer aracınızda (ya da bir yakınınızın aracında) telefonunuzu şarj edebileceğiniz bir USB girişi ya da bir adaptör varsa, kısa süre için de olsa arama yapabilirsiniz.

Bunun dışında PowerBank adı verilen mobil şarj depolarını da kullanabilirsiniz. Ancak bu cihazları önceden satın almış ve şarj etmiş olmanız gerekiyor. PowerBank konusuna gelmişken, elektrik kesintisinden önce ne yapmak gerektiğine de değinelim.

Elektrik kesintisine nasıl hazırlanılır? Elektrik kesildiğinde bulabileceğiniz çözümlerden bazıları, elektrikler varken nasıl hazırlık yaptığınız ile bağlantılı. Eğer gerekli ekipmana sahipseniz, elektrik kesintilerini film izleyerek ya da çalışmaya devam ederek de atlatabilirsiniz.


Fotoğraf: RafeB. Creative Commons.

Öncelikle çok basit bir tavsiye ile başlayacağım: Mobil cihazlarınızı her gün şarj edin. Samsung E5 gibi şarjı iki gün dayanan bir telefonu bir gün arayla şarj etmek isteyebilirsiniz, ama elektrik kesintisine %50 şarj ile yakalanmaya değmez. Hoş bir durum değil ama, bütün cihazları her gece şarj etmeye alışmak gerekiyor günümüzde.

İkincil olarak, Mobil Yazılar okurlarına her zaman yaptığım bir tavsiyeyi tekrarlayacağım: Bataryası kullanıcı tarafından değiştirilebilen telefonları satın almaya çalışın. Bu devirde bu tür telefonlardan çok kalmadı ama, yine de önemli. Telefona alacağınız birkaç yedek batarya ile günlerce şarja ihtiyaç duymadan idare edebilirsiniz. Bu tavsiye sadece telefonlar için değil, dizüstü bilgisayarlar için de geçerli. Yeni nesil, inceden de ince bilgisayarların bataryası değişmiyor. MacBook Air gibi bilgisayarların 10 saat pil ömrü olabilir, ancak yine de değiştirilebilen bir batarya size bunun ötesine geçebilen esneklik sağlar.



Eğer telefonunuzun bataryası değişmiyorsa mutlaka bir mobil şarj deposu (PowerBank) satın alın. PowerBank denilen cihazlar aslında birer yedek batarya. Avantajları farklı türlerdeki telefonlara takılabiliyor olmaları: MicroUSB kablolu bir PowerBank'i MicroUSB'den şarj olan tüm telefonlarda kullanabilirsiniz. Dezavantajları ise büyük ve hantal olmaları, çoğunlukla bir de kablo taşımayı gerektirmeleri. iPhone sahiplerinin ise telefonlarına uygun kablo ile satılan mobil şarj depolarını tercih etmeleri gerekiyor.

İlgili: Pili değişmeyen telefonlar için yedek pil çözümü

Ayrıca, yukarıda da belirttiğim gibi, otomobiliniz mobil cihazlarınız için elektrik kaynağı olabilirler. Ancak aracınızda telefonunuzu şarj edebilen bir giriş olduğundan emin olmanız gerekli. Eğer böyle bir giriş yoksa, bir araç şarj adaptörü satın almalısınız. Elektrik kesintisi olmasa bile, işe gidip gelirken telefonunu araçta şarj etmek iyi gelecektir.

Bunlara ek olarak, telefonunuzu güneş enejisi ile şarj etmenizi sağlayan cihazlar bile bulunuyor. Bu tür ürünler de acil durumlar için çözüm üretebilirler.

Mobil Yazılar'dan şimdilik bu kadar. Bu yazıyı beğendiyseniz, lütfen buraya tıklayarak diğer yazılarıma da göz atın. Kesintisiz günler dilerim!

Bu yazıda kullandığım ilk üç fotoğraf, Creative Commons lisanslıdır. CC lisanslı fotoğraflar, fotoğraf sahibinin belirttiği şartlara uymak kaydıyla, ücretsiz kullanılabilir. Bu tür ücretsiz fotoğrafları nereden bulabileceğinizi öğrenmek için, şu yazıma bakabilirsiniz: Ücretsiz fotoğraflar: Creative Commons.

Perşembe, Temmuz 16, 2015

ISO ne demek?

ISO nedir? ISO ayarı ne işe yarar? ISO cep telefonlarındaki ve fotoğraf makinelerindeki sensörün ışığa hassasiyetini gösterir. ISO değeri, 80, 100, 200, 400, 800 gibi rakamlarla ifade edilir.

Peki sıradan bir kişi fotoğraf çekerken ne işe yarar ISO değeri? Yüksek bir rakam mı iyidir, yoksa düşük bir rakam mı?

ISO değeri düştükçe fotoğraftaki netlik artar, kumlanma (noise) azalır. Bu iyi bir şey, o zaman ISO değerini hep düşük tutalım, değil mi? Elbette bir yan etkisi var: Fotoğrafın çekilmesi için gereken süre uzar. Otomatik modda bulunan fotoğraf makineniz diyafram ve enstantane ayarlarını uygun şekilde değiştirerek fotoğrafların bulanık olmasını engellemeye çalışır, fakat ortamdaki ışık az olduğunda sıradan makineler (özellikle de cep telefonları) bu konuda zorlanırlar.

Gün ışığında çekilen fotoğrafların çoğu için düşük bir ISO değeri fotoğraf kalitesinin daha yüksek olmasını sağlar.


ISO değeri yükseldikçe kumlanma artar, fotoğraftaki netlik azalır. Ancak fotoğrafı çekmek için gereken süre kısalır. Dolayısıyla daha az ışığın olduğu ortamlarda ve hızlı hareket eden objeleri dondurmak istediğinizde işiniz kolaylaşır. ISO değerleri kimi cihazlarda 3200, 6400, 12800 gibi rakamlara ve üstüne çıkabilmektedir.

Hava karardıktan sonra, iç mekanlarda çekilen fotoğraflarda ya da hareket halindeki şeylerin (çocuklar, evcil hayvanlar, dans eden kişiler) fotoğraflarını çekerken yüksek bir ISO değerini seçmek fotoğraftaki bulanıklığı engellemeye yardımcı olur. Ancak her fotoğraf makinesi bir ISO değerinden sonra fotoğraf kalitesini ciddi oranda düşürecek kadar kumlanmaya sebep olmaya başlar. Bu sıradan kompakt makineler için daha düşük bir değerde başlarken, pahalı profesyonel makinelerde çok daha yüksek ISO değerlerde bile iyi fotoğraflar elde edilebilir (sensör boyutu, noise reduction gibi faktörler önem arz eder).

"Işık az ise flaşı açar çekerim" diyorsanız, iki şeyi hatırlatmama izin verin. Bir, her ortamda flaşlı çekime izin verilmeyebilir. Meslea konserlerde ya da müzelerde. Mesela evime gelip çocuğumun gözüne flaş patlatırsanız, ben de... neyse, diğer maddeye geçelim. Evet, iki, flaşlı çekilen fotoğraflar doğallıktan uzak olur. Gerçekten gerekmedikçe flaşlı çekim yapmayın. Hele de flaşlı çekim yapmanın pil bitirmekten başka bir işe yaramadığı durumlarda: Konserde flaşlı çekseniz ne olacak, adam 50 metre ilerde, flaş ancak önünüzdekilerin kafasını aydınlatır. Net kafalar çekersiniz.

Kısacası ISO değerini gündüz, dış mekanda düşük; gece, iç mekanda yüksek tutmakta fayda var. Ancak şuna dikkat edilmeli, fotoğraf makinenizin kutusunda "ISO 9342123'e kadar destekliyor" yazabilir, ama o ayarda çekilen fotoğraflar internette bile kullanılamayacak kadar kalitesiz (kumlu) durumda olabilir. ISO ayarını çok yükseltmeden, duruma uygun bir denge bulmaya çalışmalı.

Bu yazıda fazla teknik terimlere girmeden, basit şekilde ISO değerinin ne olduğundan, neyi değiştirdiğinden bahsetmeye çalıştım. Daha detaylı bilgi için BasÇek'in ISO ile ilgili yazısını öneririm. Bu yazıyı beğendiyseniz buraya tıklayarak diğer yazılarıma da göz atmanızı rica ederim.

Perşembe, Haziran 25, 2015

Samsung Galaxy E5 için orijinal Samsung kılıf

Samsung Galaxy E5, Türkiye'de giderek popülerleşen bir telefon. Bunun temel sebebi, 850-900 TL'lik fiyatına rağmen aynı fiyattaki rakiplerine kafa tutan özelliklere sahip olması. Popüler telefonlara kılıf bulmak kolay oluyor ama E5 henüz yeni yeni fark edilmeye başlandığı için kılıf konusunda çok fazla seçenek yok.



Orijinal kılıfı almadan önce, bir AVM'de kılıf satan kiosklardan birine Samsung Galaxy E5 için kılıf sordum, bana orijinal olmayan, Çin'den yeni gelmiş bir ürünü gösterdi. Fiyatına 30 TL dedi. Eğer kılıf en azından kendi kendini koruyacak kadar güven verebilmiş olsaydı, alacaktım. Hele de üzerindeki E5 yazısının "E"sinin bir tarafa, "5"inin diğer tarafa eğik basılmış olduğunu görünce, kaçarak uzaklaştım. O kılıfı bedava verseler ve ben o yamuk baskıyı görmemek için üzerine bir şey yapıştırmış olsam, yine de alttaki simetri eksikliğini hatırlayıp sinir olurdum herhalde.



Neyse, gidip orijinal Samsung Galaxy E5 kılıfına 70 TL (Yazıyla: yetmiş Türk Lirası) bayıldım. Doğrusu kılıf kullanmaya karşıyım ama, etrafımda gördüğüm neredeyse bütün Samsung telefonların en az bir kere ekranı çatlamış olması sebebiyle, "Er ya da geç ben de E5'i düşüreceğim" diye düşünerek, kılıfa teslim oldum. Eve dönerken içimdeki "Bir şey mi unuttum acaba, bir eksiklik var" hissinin cüzdanımdan eksilen 70 TL olduğunu fark etmem uzun sürmedi.



Orijinal Samsung Galaxy E5 kılıfı, cihazın arka tarafını kılıfa yapıştırdığınız türden, manyetik kapaklı, içinde kart koymak için tek bir cebi bulunan bir kılıf. Çok kaliteli bir görünümü olduğunu söyleyemem, ancak adi de durmuyor.

Burada yamuk karakter yok çok şükür.

Bu kılıf iyi hoş ama, uçuk fiyatı dışında, tek sorunu nedir, biliyor musunuz? Güven vermiyor! Ne demek istiyorum? Şöyle anlatayım, Samsung Galaxy E5'i kılıfa koyduktan birkaç dakika sonra, kapağının arka tarafa ne kadar katlandığını test ederken, kılıf elimden kaydı. Kapağı arka tarafa kıvırmış olmamın etkisiyle yaylandı ve elimden fırlayıp yere düştü. Hem de, kapağı açık bir şekilde, ekranın üstüne. Nefesimi tutup E5'i yerden aldıktan sonra kılıfın içindeki telefonu kırmayı başaran ilk kişi olmadığımı anlayıp şükrettim. Eh, E5'e düşürme testi yaptık diyelim.



Özetle, Samsung tarafından üretilmiş olan, cüzdan şeklindeli bu orijinal Samsung Galaxy E5 kılıfı, düşme sırasında kapağının açılma riski ve kılıfın cihazın köşelerini kavramıyor olması dolayısıyla, bana çok da güven vermedi. Şurası kesin ki böyle bir kılıf, çantada ya da cepte iken telefonun çizilmesini, eğilip bükülmesini engeller. Hatta büyük ihtimalle düşmelerde de bir noktaya kadar koruma sağlayacaktır. Ancak E5 kılıf içerisinde olmasına rağmen telefonumu %100 güvende hissettiğimi de söyleyemeyeceğim. Satın almak isteyenler için Mobil Yazılar'dan küçük bir inceleme olsun.

İlgili linkler:
Samsung Galaxy E5 incelemesi

Mobil Yazılar 10 yıldır ilkeli ve orijinal içerik üreten, "ilk ve tek yazarının kafasına göre takıldığı son derece kişisel" bir teknoloji güncesidir.

Perşembe, Haziran 18, 2015

Bildirim ışığı / LED'i ne demek?

Bildirim ışığı / LED'i nedir? Bazen Türkilizce bir ifadeyle "Notifikasyon ışığı" da deniyor. Bildirim ışığı, bazı telefonların ön yüzünde bulunan, cevapsız arama, okunmamış SMS mesajı, yeni e-posta vb. olduğu durumlarda, bir de telefonun şarjı azaldığında ya da şarj edilirken yanan küçük bir ışıktır. Kimi telefonlarda tek renk olur, kimilerinde ise farklı renklerde yanarak ne tür bir bildirim olduğunu (şarj azlığı, çağrı vb.) size belli eder. Bazı telefonlarda da (özellikle de Nokia E72 gibi, eski "tuşlu" tefonlarda) bildirim ışığı bir tuşa gömülü olabilir.



Fotoğraf: Johan Larsson, Creative Commons.

Bildirim ışığı ne işe yarar? Yeni bildirimlere işaret eder, anladık, ama gerek var mıdır bildirim ışığına? Şahsi görüşümü söyleyeyim: İş amaçlı kullandığım bir telefonda bildirim ışığı olsun isterim. Çünkü bildirim ışığı, masanın üzerinde duran bir telefona şöyle göz ucuyla bir baktığınızda önemli / kaçırdığınız bir şey olup olmadığını anlamanızı sağlar. Bazen telefonun sesini duymayabilirsiniz. Bazen telefon titreşim ayarında olan telefonunuzda çağrıları kaçırabilirsiniz. Hatta, işiniz icabı telefonunuzu çoğu zaman sessizde (titreşimde değil, tamamen sessizde) tutmanız da gerekebilir. Bu durumlarda gelen aramaları kaçırma ihtimaliniz artacağı için, bildirim ışığı çok ama çok işe yarayan bir özellik olmaktadır.

Ben iki ayrı telefon kullanıyorum, biri iş hattım, biri de özel hattım için (ki böyle bir ayrıma gitmeyi herkese şiddetle tavsiye ederim, ama bu ayrı bir yazının konusu). İş için kullandığım telefonumda bildirim ışığı bulunuyor, yukarıda yazdıklarımdan da anlamışsınızdır. Ancak özel görüşmelerim için kullandığım telefonumda (Samsung Galaxy E5-incelemesini okumak için tıklayabilirsiniz) bulunmuyor. Daha önce kullandığım telefonlarda bu özellik bulunduğu için, eksikliği nasıl olur, hiç bilmiyordum. Ancak Galaxy E5'ten sonra, iş amaçlı bir telefonda bu özelliğin kesinlikle bulunması gerektiğini anladım.


Fotoğraf: Robert S. Donovan, Creative Commons.

Bildirim ışığı yerine ne kullanılabilir? "Telefonumda bildirim ışığı / LED'i yok, ne yapmalıyım?" diyenler için, birkaç çözüm yolundan bahsedilebilir. Windows işletim sistemli Lumia telefonların bazılarında "Glance Screen" diye bir özellik var, ekran kapalı olsa da saati ve bildirimleri gösteriyor. Aslında bu özellik eskiden Nokia telefonlarda çok olurdu, ekranı AMOLED olmayan (ve hâlâ kullandığım) Nokia E63'de bile vardı. Bazı telefonlarda arkada bulunan LED flaş yanıp sönebiliyor, bazılarında da ön yüzdeki dokunmatik düğmelerin ışığı bildirim ışığı gibi kullanılabiliyor. Samsung Galaxy E5'te "bildirim varsa, telefonu elime aldığımda titreşim yap" diye özetlenebilecek bir özellik de var, ama bildirim ışığının yerine geçebileceğini düşünmüyorum (çünkü uzaktan bir bakışta anlamıyorsunuz bildirimleri).

Akıllı saatler de bildirim konusunda kolaylık sağlıyorlar. Hemen hemen her akıllı saat, cevapsız çağrı gibi temel bildirimleri bileğinizde görebilmenizi sağlıyor. Ben de Galaxy E5 ile Android Wear işletim sistemli Asus ZenWatch isimli akıllı saati kullanıyorum. Bildirimler bu saate geldiği için, bildirim ışığının eksikliği bir nebze olsun kapanıyor.

Hangi telefonlarda bildirim ışığı var? Bildirim ışığının olup olmadığı nasıl anlaşılır? Herşeyden önce, merak edenler için hemen söyleyelim, hayır, iPhone'larda bildirim ışığı bulunmuyor. Elbette, "Bir özellik, Apple yapana kadar, kesinlikle gereksizdir" düşüncesiyle hareket eden pek çok kişi, bunun eksikliğini hissetmiyormuş. Anroid işletim sistemli telefonlar, özellikle de "amiral gemisi" olarak tabir edilen pahalı telefonlar bu özelliği genellikle barındırıyorlar. Bununla birlikte, pek çok uygun fiyatlı Android telefonda da bu özelliğe rastlanıyor, örneğin eski telefonlardan Sony Xperia Sola'da farklı renkleri gösterebilen bir LED bulunuyor. İşin kötüsü, bu özellik çoğu zaman telefon ile ilgili bilgiler arasında listelenmiyor. Bildirim ışığı özelliği bulunan bir telefonu sahibi olmak istiyorsanız, satın almadan önce mağazada şahsen denemeniz ya da incelemeleri okumanız daha sağlıklı olacaktır.

Sonuç olarak, bildirim ışığını iş amaçlı kullandığım telefonlar için olmazsa olmaz bir özellik olarak gördüğümü söyleyebilirim. Biraz da alışkanlık meselesi ama, benim gibi, bir alışırsanız, yokluğunu fazlasıyla hissedeceğiniz bir özellik.

Bu yazıyı beğendiyseniz, sağdaki linklerden birine tıklayarak ya da buraya tıklayarak diğer yazılarıma da göz atmanızı rica ediyorum.

Yorumlarınız ya da sorularınız için: Mobil Yazılar'ın Twitter hesabı (tıklayın).

Pebble Time kutu açılımı ve ilk izlenimler

Pebble Time, akıllı saat furyasını başlatan Pebble isimli şirketin son ürünü. Pebble önce Samsung'u, ardından Google ve beraberindeki pek çok donanım üreticisi firmayı ve son olarak da Apple'ı akıllı saat işine girmeye iten marka aslında. Türkiye'de satılıyor olmaması ve Apple gibi iki günde bir medyada yer almıyor olması onu bilenlerin sayısının az olmasına sebep oluyor. Ancak dünyada pek çok Pebble hayranı var ve hâlâ incelemelerde Pebble'ı diğer akıllı saatlerden üstün tutan teknoloji yazarları bulunuyor.



Pebble Time, çok başarılı bir KickStarter kampanyası ile satışa sunuldu. Ben de "Early Bird"lerden biri olarak siyah renkli bir Pebble Time satın aldım. Şimdilik kutu açılımını yapıyorum, ancak Pebble Time incelemesi yakında gelecek inşallah.



Pebble Time, güzel bir kutuda geliyor. Üzerinde "it's time" yani "zamanı geldi" yazıyor. Pebble Time marka adıyla yapılan bir kelime oyunu elbette. Kutuyu açtıktan sonra dikkatimi çeken bir olumsuzluk, saatin kutu içerisinde tozlanmış olmasıydı. Kutu aslında içine toz giremeyecek kadar kapalı. Sanırım Çin'deki fabrikanın tozu bu! Kutudan hızlı başlangıç kılavuzu ve manyetik şarj kablosu da çıkıyor.



Pebble Time, daha önce kutu açılımını yaptığım Android Wear işletim sistemli Asus ZenWatch'dan oldukça farklı. Bir kere, çok daha küçük. Bu kadar küçük olmasını beklemiyordum. Android Wear tabanlı saatlerde olan durumun aksine, bu saati bayanların da rahatlıkla takabileceğini söyleyebilirim. Elbette kordonu ZenWatch'daki gibi gerçek deri de değil. Doğrusu, son derece sportif bir görünüme sahip Pebble Time.



Yine ZenWatch'dan gelen alışkanlık sebebiyle, ilk kez saati kullanmaya kalkıştığımda, farkında olmadan ekrana dokundum. Halbuki Pebble Time dokunmatik ekrana sahip değil. Bütün işlemleri sağ ve sol tarafta bulunan düğmelerle yapıyorsunuz. Herhangi bir spor saatinde olduğu gibi.

Pebble Time'ı rakiplerinden ayıran iki temel özellik var: Ekranı ve pil ömrü. Bu ikisi birbiri ile bağlantılı aslında. Pebble Time, üreticisinin iddiasına göre 7 gün pil ömrü sunabiliyor. Bunu ilerleyen günlerde test edip Pebble Time incelemesinde yazacağım inşallah. Yedi günlük pil ömrü, sıradan bir saat ile karşılaştırınca komik gelebilir, ancak bir de şu açıdan bakın: Apple'ın akıllı saati Apple Watch da dahil olmak üzere, diğer pek çok akıllı saat, ancak 1 ila 3 gün arasında pil ömrü verebiliyorlar. Bunun sebebi de basit aslında: Diğer akıllı saatlerde telefonlarımızdaki ekranlar gibi ekranlar bulunurken, Pebble Time'da "e-paper" denilen, batarya dostu bir ekran kullanılıyor.



Bu noktada küresel bir yanlış anlamayı da düzeltelim: Pebble Time'ın ekranı e-ink değil, e-paper. E-ink ekranlar Amazon Kindle ve Calibro gibi e-kitap okuyucularda kullanılan ekranlar. Pebble'ın ekranı ise az enerji kullanan bir LCD ekran aslında. Az enerji harcıyor, çünkü Pebble'ın ekranında sürekli açık bir ayınlatma yok. Pikseller ışık saçmıyor. Sıradan saatlerdeki gibi bir arka aydınlatması var sadece. Bununla birlikte, normal ekranlar güneş ışığı altında görülemez olurken, Pebble'ın ekranı tek kelime ile mükemmel görünüyor. 



Pebble Time incelemelerinde ekrandan "hayal kırıklığı" olarak bahsediliyordu. Aslında haklı oldukları bir nokta var, çünkü Pebble Time'ın ekranı iç mekanlarda öylesine düşük kontrastlı gözüküyor ki, acaba bir problem mi var diye düşünebilirsiniz. Az önce bahsettiğim ekran aydınlatması ise faydadan çok zarar veriyor, zira zaten kontrastı düşük gözüken ekranı daha da soluk gösteriyor. Güneş ışığı altında bakın, ekran müthiş. İçeride bakın, ekran bozuk gibi! Arkadaşlarınıza Pebble Time'ı gösterecekseniz, güneş ışığında gösterin, yoksa sizinle dalga geçebilirler!



Dolayısıyla, şunu söyleyebilirim: Pebble Time tam bir outdoor saati. İşi dışarıda olan, spor yapan, dağa çıkan, yürüyüş yapanlar için üretilmiş sanki Pebble Time'ın ekranı. Aynı durumlarda Asus ZenWatch ya da diğer akıllı saatlerin ekranında hiç bir şey görünmezken (abartmıyorum, saati bile söyleyemiyorsunuz), Pebble Time mükemmel görünüyor.

Devamını da Pebble Time incelemesine saklayalım değil mi?

İlgili linkler:
Asus ZenWatch

Pazartesi, Haziran 01, 2015

Telefonunuzun bataryası şiştiyse, şarj tutmuyorsa: Yedek batarya meselesi

Kullanıcı tarafından değiştirilebilir bataryaya sahip bir telefon kullanmanın avantajlarından biri, bir batarya sorunu olduğunda cihazı servise / tamire göndermeden sorunu çözebiliyor olmanız. Tek yapmanız gereken eski bataryayı çıkartıp pil geri dönüşüm kutularından birine atmak ve yeni bir batarya satın almak. iPhone çıkmadan önce bütün telefonlarda standart olarak "değiştirilebilir batarya" bulunurdu, aksini düşünmek bile komikti. iPhone mobil dünyada pek çok şeyi değiştirdiği gibi, bu kuralı da değiştirdi. Bataryanın değişmemesi birden bire kabul edilebilir bir şey haline geldi. Bugün Samsung pek çok telefonunda bataryanın değiştirilmesine imkan veriyor, LG'nin yeni modellerinde de bu özellik var ama onların dışında bu özelliği pek fazla marka kullanmıyor.


Halbuki bataryanın değişmesi, kullanıcı için pek çok avantajlar içeriyor. Başta bahsettiğimiz servis olayından kurtulmaya ek olarak, değişmeyen bataryanın şişmesi durumunda bataryanın cihazın içindeki diğer bileşenlere baskı yapmasıyla oluşabilecek daha büyük hasarların da önüne geçilebiliyor. Dilediğiniz kadar yedek batarya satın alıp cihazınızın şarjı dağ başında bile bitse kullanabiliyor olmanız da büyük bir avantaj. Evet, Sony CycleEnergy ve benzeri cihazlar ile "dağ başında şarjsız kalma" sorunu çözülmeye çalışıyor ama, bu cihazlar hantal ve kablolarıyla uğraşmak gerekiyor. Halbuki yedek bataryalar küçük ve ince, kablo derdiniz de yok.

Bence son bir avantaj da şu: Batarya bulabildiğiniz müddetçe telefonunuz hayatına devam edebilir. Hani şu hakkında "Nefret edilesi şeyler" başlıklı bir yazı yazdığım Nokia E63 var ya, o hala hayatta. Yedek telefon olarak kullanıyorum. İki bataryası vardı, ikisi de sizlere ömür. Yeni bir batarya aldım ve cihaz "akılsız telefon" olarak da olsa iş görmeye devam ediyor.

Eğer telefonunuzun şarjı çabuk bitiyorsa; eğer bataryanızın ömrü dolduysa ve şarjı artık eskisi gibi uzun süre dayanmıyorsa; eğer prizden uzakta çok vakit geçiriyorsanız; ve elbette, bataryası değişebilen bir telefon kullanıyorsanız; size ikinci bir batarya almanızı öneririm. Yoğun iş temposu içerisinde, ofiste bile çalışıyor olsanız, bataryanın birini çıkartıp diğerini taktıktan sonra çalışmaya kaldığınız yerden, %100 şarj ile kafanız rahat bir şekilde devam edebilmek, reklamda da dedikleri gibi, paha biçilemez.

Peki, nerden bulunacak bu bataryalar? Eğer popüler bir telefon kullanıyorsanız, cihazın bataryasını bulmanız da muhtemelen kolay olacaktır. Eskiden çeşitli Nokia modelleri ortak bataryalar kullanırdı, örneğin E63'ün BP-4L bataryasını kullanan başka pek çok model vardı. Dolayısıyla batarya bulmak da kolay olurdu. Öncelikle yetkili satıcılardan, orijinal bataryalar almanızı öneririm elbette. Ancak telefonunuz üretimden kalkalı uzun süre olduysa, GittiGidiyor gibi sitelerden yine orijinal ya da muadil batarya alabilirsiniz. Muadil bataryaların güvenlik sorunları olabildiği için onları son çare olarak tavsiye ediyorum.

Bilim adamlarının artık şu "daha uzun ömürlü" pilleri bir an önce icat etmeleri dileğiyle, Mobil Yazılar'dan şimdilik bu kadar.

Perşembe, Mayıs 21, 2015

İnceleme: Logitech iPad Mini klavyesi

Tabletler ve telefonlar bilgisayarlarla olan ilişkimizi değiştiriyorlar. Önceleri "Masaüstü bilgisayar" diye bir şey olurdu ve televizyon gibi, evin bir köşesinde dururdu. İşi olan sırayla kullanırdı bilgisayarı. Sonra dizüstü bilgisayarlar yaygınlaştı, evdeki bilgisayar sayısı da artmaya başladı. İmkanı olan hanelerde her bireyin kendi dizüstü bilgisayarı olmaya başladı. Dizüstü bilgisayarlar sayesinde biraz olsun mobilite kazanmış ve daha kişisel bir cihaz olmuştu bilgisayar denilen şey. Ancak cep telefonu ve sonrasında gelen tablet devrimi her şeyi değiştirdi. Çünkü artık bilgisayarların ana amacı olan "içerik tüketme" görevi telefon ve tabletlere geçti. Kimse haberleri okumak için "masa başında" oturup fan sesi yapan, ısınan, yavaş çalışan, hantal bir cihazı kullanmak istememeye başladı. Kanepede uzanıp da okumak varken, dizüstü ile uğraşmaya ne gerek vardı?



Bu incelemeye neden "Günümüzde Microsoft'un çözmesi gereken temel problem" ile başlangıç yapıyorum? Çünkü bilgisayarların hâlâ önemli bir kullanım alanı var: İçerik üretimi. Evet, tabletten de Twitter gönderisi yazılabiliyor, ama daha ciddi bir iş için bilgisayarlar hâlâ vazgeçilmez cihazlar. Peki, klavye takılan tabletlere ne demeli? Bilgisayarların bütün o zaaflarından uzak olan bir iPad Mini'ye klavye bağlasak, mükemmel çözüme ulaşmış olur muyuz? Hah! İşte şimdi geldik incelemeye.



Logitech iPad Mini klavyesi, size iPad Mini'nizde daha kolay yazı yazabilmeyi vaad ediyor. Bu sefer kutu açılımı yapmayacağım, çünkü satın aldığım yer benim yerime açmış sağolsun (!). Logitech iPad Mini klavyesi, iPad Mini ile eşleşen güzel bir tasarıma sahip. Kutudan silme bezi, MicroUSB kablosu çıkıyor.




Logitech iPad Mini klavyesi, Bluetooth bağlantısı ile iPad'e bağlanıyor. Eşleştirme için parolayı klavyenin tuşlarını kullanarak yazmanız gerekiyor. Eğer eşleştirme başarılı olmazsa (iPad, klavyeyi görmezse) klavyenin yan tarafındaki Bluetooth düğmesine birkaç saniye boyunca basılı tutun. Böylece Bluetooth cihazlarının eşleştirme süreci yeniden başlayacaktır.



Logitech iPad Mini klavyesi kutudan çıkan standart MicroUSB kablosu ile şarj ediliyor, şarjı uzun süre gidiyor. Logitech iPad Mini klavyesi iPad Mini'nize bir kılıf gibi manyetik olarak yapışıyor, böylece iki cihazı bir arada taşıyabiliyorsunuz. Ancak bu durumda başka bir kılıf kullanamıyorsunuz: İki cihazı birlikte bir taşıma çantasına koymanız gerekiyor. Klavyeyi kullanmak istediğinizde, iPad'inizi klavyenin içindeki girintiye yerleştiriyorsunuz ve cihaz yerinde güvenle duruyor. Aslında klavye bir "stand" vazifesi de görüyor böylece. Tek sorun, ki bu sorun yazı yazarken de geçerli, iPad'in duruş açısını değiştiremiyor olmanız. Kimilerine fazla dik gelebileceğini düşünüyorum.



iPad Mini klavyesinde harflere ek olarak özel tuşlar da var. Ana ekrana geri dönmek, sanal klavyeyi (ekran klavyesini) açıp kapatmak, çeşitli programları başlatmak için tuşlar bulunuyor. Ayrıca, iPad ile yazı yazarken eksikliğini çektiğimiz yön tuşları da bulunuyor. Çeşitli tuş kombinasyonları ile metin seçme, kesme-kopyalama-yapıştırma ve benzeri metin odaklı işlemler yapılabiliyor.



Gelelim Logitech iPad Mini klavyesi incelemesindeki en önemli konuya. iPad'i harici bir klavye ile kullanmaya gerek var mı?

Bunu söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama, iPad'in sanal klavyesini kullanırken, Logitech iPad Mini klavyesini kullanırken olduğu kadar rahat yazabiliyorum. Bunun sebebi belki biraz da şundan: Logitech iPad Mini klavyesi küçük (çünkü iPad Mini küçük). Dolayısıyla da tuşlar küçük ve birbirine yakın. Türkçe karakterler zaten daha küçük, ayrıca Shift ve A harfleri birbirlerine göre uygunsuz yerlerde. Aslında baştaki cümleyi şöyle kurmak daha doğru: İki klavyede de yazmak aynı ölçüde zor.



Fiziksel bir klavyenin elbette "bastığın tuşu hissetme" yönünde bir avantajı var. Buna ek olarak, uzun bir yazı yazarken Logitech iPad Mini klavyesi ile kullanılabilecek kısayol tuşları elbette işinizi kolaylaştıracak, sinir katsayınızı düşürecektir. İmleci yön tuşları ile hareket ettirebilmek ve metnin bazı bölümlerini seçip kopyalayabilmek bile son derece önemli özellikler. Elbette bir de, Logitech iPad Mini klavyesi ile yazarken sanal klavye ekranda yer kaplamadığı için çalıştığınız dokumanın tamamını görebilme lüksünüz oluyor.



Yine de Logitech iPad Mini klavyesinin ve genel olarak iPad Mini için üretilecek herhangi bir klavyenin şöyle bir problemi var: Kullanım alanı çok kısıtlı. Yanınızda sadece iPad Mini taşıyacaksanız, bol bol yazı yazmanız gerekiyorsa ve yazı yazarken sanal klavyenin ekranda yer kaplamasını istemiyorsanız, evet, Logitech iPad Mini klavyesini işinizi kolaylaştıracaktır.



Size bir itirafta bulunayım: Logitech iPad Mini klavyesini iPad Mini'den çok, Samsung Galaxy E5'te kullanıyorum. Evet, kutusunda yazmıyor ama bu klavye Android telefonlarla da uyumlu. Galaxy E5 için bir Bluetooth klavye kullanmak, iPad Mini için kullanmaktan daha mantıklı. Çünkü E5'te sanal klavye ile yazmak, iPad Mini ile yazmaktan daha zor, dolayısıyla harici bir klavye daha çok işe yarıyor. Üstelik E5, klavyede iPad Mini'yi taktığınız girintiye de tam oturuyor.



Sonuç olarak, yanında sadece iPad Mini taşıyan, çok yazı yazan, yazı yazarken dokümanın tamamını görmek isteyen, dokunmatik klavyelerden nefret eden biri iseniz, Logitech iPad Mini klavyesini satın almayı düşünebilirsiniz.

Mobil Yazılar'dan şimdilik bu kadar. Bu yazıyı sizin için yazdım. Eğer bu yazıyı faydalı bulduysanız sizden tek isteğim aşağıdaki linklerden birine tıklayarak diğer yazılarıma da göz atmanız. Dilerseniz Mobil Yazılar'ın Twitter hesabına da şuradan ulaşabilirsiniz: http://twitter.com/mobilyazilar

İlgili:
iPad Mini incelemesi
iPad Mini uzun kullanım incelemesi
Retina ekranlı iPad Mini 2 / iPad Mini 3 incelemesi

Mobil Yazılar 10 yıldır ilkeli ve orijinal içerik üretmektedir.

Cuma, Mayıs 01, 2015

Trust Aeroo Ultrathin Folio Stand Kılıf: Uzun kullanım incelemesi

Bundan bir sene önce, iPad Mini ve iPad Mini 2 için Trust Aeroo marka "stand" özellikli, manyetik kapaklı ince kılıflardan birer adet satın aldım. Birini siyah, diğerini ise turuncu-gri renkli almıştım. Satın aldığım sırada, aynı gibi gözüken iki kılıfın arasında fiyat farkı olması dikkatimi çekti. Ben satın aldığımda fiyatları 70 TL civarındaydı, şimdi 90 TL civarında olduklarını görüyorum. Yani ucuz değiller, dolayısıyla da uzun kullanım testimin sonuçlarını paylaşmamda fayda olacağını düşünüyorum.



Öncelikle, iki kılıfın arasındaki farkın sadece birkaç liralık fiyat farkı ya da renk farkı olmadığını belirteyim. Turuncu-gri kılıfta iPad stand modundayken kaymasını engelleyecek oyuklar varken, siyah kılıfta bunlar unutulmuş. Bundan dolayı da siyah kılıfta iPad daha kolay kayıyor. Bazen, bir şey izlemek istediğinizde bu ciddi olarak sinir bozabiliyor. Bazen de cihazın kaymayacağı tutuyor, sorun yaşamıyorsunuz.

Aslında Trust Aeroo Ultrathin Folio Stand şeklinde ismi uzayıp giden bu kılıfı bir sene boyunca "İyi ki almışım" diyerek kullandım, kayma meselesi dışında çok memnundum. İnce olması ve stand özelliği çok işime yaradı. Ancak bir senenin sonunda, kılıfların birisi gevşedi. iPad'i içinde tutamaz hale geldi. Siyah kılıf artık iyice güvensiz hale geldi, çantanın içindeyken, hatta elimdeyken bile cihaz kılıftan kendi kendine çıkıveriyor.

Aslında ben elektronik cihazları kılıfla kullanmaya karşıyım, ama günümüz cihazları dayanıklılık konusunda biraz problemliler. Kılıf ne kadar "ultrathin" olsa da cihazı kılıfından çıkardığınızda "Bu iPad mini de ne kadar inceymiş" diye geçiyor içinizden.

Mobil Yazılar'dan şimdilik bu kadar. Eğer bu yazıyı beğendiyseniz lütfen buraya tıklayarak diğer incelemelerime de göz atın.

Perşembe, Nisan 09, 2015

Samsung Galaxy E5'in ekranına yakından bir bakış: AMOLED ve LCD farkı

Samsung Galaxy E5 incelemesinde (buraya tıklayarak okuyabilirsiniz) telefonun ekranının Super AMOLED olduğunu, ancak hiçbir yerde detaylarından bahsedilmediğini yazmıştım. Birkaç makro fotoğraf çekerek E5'in ekranını "mercek altına" alayım dedim. LCD ekranlarla pentile ekranların farkı böylece daha net görülebiliyor.

Normal bir LCD ekranda GMail ikonu böyle gözüküyor:


Samsung Galaxy E5'in sAMOLED ekranında ise böyle:


Aslında Galaxy E5'in ekranında renkler çok canlı gözüküyor. Ama ekran teknolojisi düz çizgilerin tırtıklı gibi gözükmesine sebep oluyor:


Biraz daha yakından bakarsak... Evet, o kırmızı çizgi, düz bir çizgi olmalıydı.


Xperia Sola'da bir PDF:


Galaxy E5'te bir PDF:


Xperia Sola yakından:


Galaxy E5 yakından:


Normal LCD ekranlarda çözünürlük düşük olduğunda "pikseller görünüyor" deriz. Burada ise, "ızgara" görünüyor. Bu yüzden Galaxy E5'in ekranında, eğer dikkatli bakarsanız, düz çizgiler tırtıklı gibi duruyor. PPI yarışına karşıyım ama, gözünüz "retina" ekranlara alıştıysa bu tür bir ekran size biraz garip gelebilir.

Bu arada, bu yazıda karşılaştırdığım Xperia Sola 265 PPI, Galaxy E5 ise 294 PPI. Ancak fotoğraflardan da görebileceğiniz üzere, iki ekran da aynı gibi gözüküyor. Demek ki konu AMOLED ekranlar olduğunda sadece PPI rakamlarına bakmak yanıltıcı olabiliyor.

İncelemede de yazdığım gibi, Galaxy E5'in ekranı kötü değil, çoğu kişi de ızgara olayını fark etmeyecektir bile. Ancak küçük karakterli PDF dosyaları her zaman çok net gözüksün istiyorsanız, ya da benim gibi takıntılıysanız, daha yüksek çözünürlüklü ekrana sahip bir telefon tercih etmeniz yerinde olabilir. Cihazı mağazada inceleyip diğer telefonlarla karşılaştırmanızı tavsiye ederim.

Mobil Yazılar'dan şimdilik bu kadar. Bu yazıyı faydalı bulduysanız diğer yazılarıma da göz atmanızı rica ederim.

Güncelleme:
Donanım Haber forumlarındaki Samsung Galaxy E5 ana konusundan gelenler için ek yapayım. Hayır, ekranda çizgiler çıkmıyor. Ekranda bir sorun yok. Ancak piksel dizilimi biraz farklı: Diamond Pentile. Bunun sonucunda da, yukarıda da belirttiğim gibi, ince çizgilerde tırtıklı bir görünüm oluşabiliyor. Ancak pek çok kişi bunu fark etmiyor, çünkü normal kullanımda fark edilmiyor zaten. Bunu yazıyorum, çünkü bazı durumlarda rahatsız edici olabiliyor; örneğin küçük karakterli PDF'leri okurken. Şahsen ekranın bu özelliğini bilseydim telefonu almadan önce iki kere düşünürdüm.

Bu piksel dizilimi Samsung'un başka telefonlarında da kullanılıyor. Ancak çözünürlük yükseldikçe veya PPI arttıkça fark edilmesi zorlaşıyor. E5'in ekranı 1080p olsaydı bu konuya hiç takılmayacaktık belki de.

Ayrıca, birinci nesil iPad mini'nin "retina olmayan" ekranını mutlu mesut kullanan biri olarak, takıldığım şeyin düşük çözünürlükten ziyade, benim için "alışılmışın dışında" olan "tırtıklı" görünüm olduğunu da tekrar hatırlatayım.

Anladığım kadarıyla, A5 ile E5'in ekranı aynı piksel dizilimine sahip. E7 ile normal dizilime sahip. GSM Arena'dan:



Özetle, çoğu kimse için kafayı takacak bir durum yok. Benim gibi takıntılı olanlar ise normal dizilimli AMOLED ekranı olan ya da LCD ekranı olan başka bir telefon düşünebilirler. Bir diğer seçenek ise daha yüksek çözünürlüklü ekrana sahip olan modellere bakmak, ancak bu durumda fiyatın da yükseleceğini unutmayın.

İlginizi çekebilir: