İpucu: MacBook Air'da Delete tuşu, End tuşu, CTRL+Z ve diğerleri nerede?

MacBook Air'de bazı tuşlar eksik mi? Mesela Delete tuşu nerede? Ya da Home tuşu, ya da End tuşu? Windows yüklü laptoplardan MacOS yüklü bir MacBook'a geçenlerin bu tuşları aramaları normal. Bazı tuşlar yok, ancak yerlerine geçebilecek tuş kombinasyonları, yani klavye kısayolları var. Aşağıda birkaç tanesini sıraladım.



  • Delete: Fn+Backspace - Bir sonraki karakteri sil
  • Home: Fn+Sol ok - Sayfanın başına git
  • End: Fn+Sağ ok - Sayfanın sonuna git
  • CTRL+Z: CMD+Z - Geri Al
  • CTRL+X: CMD+X - Kes
  • CTRL+C: CMD+C - Kopyala
  • CTRL+V: CMD+V - Yapıştır
  • CTRL+F: CMD+F - Sayfada bul
  • CTRL ile yapılan pek çok şey MacOS'de CMD tuşu ile yapılıyor.
  • Enter tuşu klasörleri açmak için kullanılmıyor. Bir dosya seçili iken Enter'a bastığınızda adı değişiyor. Bunun yerine CMD+O tuşlarına basmanız lazım.
  • F5: CMD+R - Sayfayı yenile
  • Alt+Tab: CMD+Tab - Programlar arası gezmek
  • Windows tuşu+D: Fn+F11 - Masaüstünü göster
Şu anda aklıma gelmeyen pek çok kısayol tuşu vardır elbette. Ancak en temelleri ve en çok aranacaklar bunlardır herhalde. MacOS ve MacBook ile ilgili diğer yazılarıma göz atmak için buraya tıklayabilirsiniz.

Bu yazı sizin için Mobil Yazılar tarafından yazılmıştır.

Ücretsiz fotoğraflar: Creative Commons

Mobil Yazılar okurlarının dikkatini çekmiştir, uzun bir süredir gönderilerimde "Creative Commons" lisanslı fotoğraflar kullanıyorum. Siz de blogunuz, siteniz, hatta broşürünüz için ücretsiz fotoğraflar arıyorsanız, Creative Commons (Kıreytiv Komıns diye okunur) lisanslı fotoğraflara göz atabilirsiniz. Peki nedir bu Creative Commons lisansı?


Fotoğraf: Madlyinlovewithlife. Creative Commons.

Bir fotoğraf çektiniz, ama her nedense bunu herkes kullanabilsin istiyorsunuz. Olabilir, ben de çektiğim bazı fotoğrafları Mobil Yazılar'ın Flickr hesabında bu şekilde herkesin kullanımına açıyorum. Fotoğrafı herkes kullanabilsin istiyorsunuz ama, bir yandan da sizin adınız unutulmasın istiyorsunuz. Flickr'da ya da herhangi bir sitede bu fotoğrafın Creative Commons lisanslı olduğunu uygun şekilde belirterek bunu yapabilirsiniz. Elbette, "Alın size beleş foto, ne yaparsanız yapın" şeklinde bir yazı ile de paylaşabilirsiniz fotoğrafınızı, ama CC lisansı bunu bir standarda bağlıyor. Ayrıca CC lisansı ile fotoğrafın hangi şartlarda ücretsiz kullanılabileğini de belirtebiliyorsunuz. Mesela "Ticari işlerde kullanamazsın" ya da "Fotoğrafı kesip biçemezsin" diyebiliyorsunuz. Yabancı ülkelerde şartlara uyulmadığı takdirde yasal haklarınız da olabiliyor, ancak Türkiye'de ne kadar geçerli kabul edileceği şüpheli.

"İnsanlar neden çektikleri fotoğrafları başkalarına ücretsiz verir ki?" sorusu ile ilgili şöyle düşünebilirsiniz: İnsanlar neden Wikipedia makalelerine katkıda bulunuyorsa, o yüzden bu fotoğrafları paylaşıyorlar. Wikipedia nasıl büyük ve ücretsiz bir bilgi arşivi ise, CC lisanslı fotoğraflar da benzer bir fotoğraf arşivi oluşturuyor. Ben blogumda Creative Commons lisanslı fotoğrafları kullanıyorum, bu yüzden ben de birkaç CC lisanslı fotoğraf ile bu büyük arşive katkıda bulunmak istiyorum.

"Ben zaten istediğim fotoğrafı ücretsiz kullanıyordum!" diyorsanız, hatırlatayım: Google Images'den bulduğunuz her fotoğraf ücretsiz değildir ve başınızı belaya sokabilir. Örneğin, profesyonel bir fotoğrafçının ekmek kapısı olan fotoğraflarından birini sırf internete düşmüş diye reklamınızda kullanmaya kalkarsanız, size dava açabilir. İnançlı biriyseniz, başkasının kendi sitesinde kullanmak üzere çektiği fotoğrafları izinsiz kullanmanın "kul hakkına girmek" olduğu hatırlamak yeterli olmalı zaten.

Nelere dikkat etmem gerekiyor?

Özellikle de bloglar ve internet siteleri için CC lisanslı fotoğraflar kolaylık sunuyorlar. Ancak dikkat edilmesi gerekenler var. CC lisanslı demek, "ne yaparsan yap lisanslı" demek değil.

Yukarıda da belirttiğim gibi, fotoğrafı çeken kişi, fotoğrafının ticari olarak kullanılmasını istemeyebilir. Yani "non-commercial" olarak belirtilmiş bir fotoğrafı firmanızın reklamında, broşüründe, sitesinde kullanamazsınız. Bunun sınırlarının nereye kadar gittiği tartışmalı elbette. Kimileri "reklam alan bloglarda da kullanılamaz" görüşünde. Hatta reklam yayınlamayan ama "kariyere katkıda bulunan" blogların bile bu tür fotoğrafları kullanamayacağını iddia edenler var. Bence abartmamak lazım ama, önemli olan fotoğrafçının görüşü elbette.

Fotoğrafçı, fotoğrafının özgün halinin korunmasını istiyor da olabilir. Bunu "No Derivative Works" ya da "No-derivs" şeklinde belirtiyor olabilir. Yani fotoğrafçı, fotoğrafı kesip biçmenizi ya da fotoğraftaki adamı kesip yerine deniz aslanı koymanızı istemiyor demektir. Olduğu gibi kullanacaksınız, ya da başka fotoğraf arayacaksınız.

Bir de, "Share-alike" olarak işaretlenmiş fotoğraflar var. Bunun anlamı, fotoğrafı değiştirip yeni bir eser üretirseniz, o yeni eseri de CC lisansı ile paylaşmanız gerektiğidir.


Fotoğraf: Madlyinlovewithlife. Creative Commons.

Elbette temel bir şart da, fotoğrafın kime ait olduğunun yazılması. Buna "Attribution" deniliyor. Bu konuda kişisel bir görüşümü de eklemek istiyorum. Mümkünse, fotoğrafları blogunuzda ya da başka yerlerde kullanırken, fotoğrafçının adını fotoğrafın hemen altına ekleyin. Fotoğrafı bulduğunuz sitenin linkini de ekleyin. Bazı siteler (ve mobil uygulamalar) bu tür fotoğrafları kullanıp, bundan para kazanıp, eser sahiplerinin isimlerini ya görünmez bir köşeye yazıyorlar, ya da "CC" deyip geçiştiriyorlar. Bu, bazılarının yaptığı, yazının sonuna "Alıntıdır" yazıp bırakma terbiyesizliğinden farklı değil.

"Amma da çok şart-şurt varmış" demiyorsunuz değil mi? Uygun şartlarda fotoğrafları bulmak o kadar da zor değil aslında. Aşağıda anlatıyorum.

Creative Commons lisanslı fotoğrafları nereden bulacağım?

Kullanım amacınıza uygun şartlarda olan CC lisanslı fotoğrafları bulmak için en güzel başlangıç yeri, Creative Commons sitesinin arama bölümü. Şu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz: http://search.creativecommons.org/


Ben en çok Flickr'ı kullanıyorum. Siteye girdiğinizde aşağıdaki butonlardan Flickr butonuna tıklayın. Yukarıdaki arama kutusunun altında şöyle bir yazı var: "I want something that I can..." Bunun yanındaki "use for commercial purposes" kutucuğuna tıklarsanız ticari olarak kullanabileceğiniz fotoğrafları; "modify, adapt, or build upon" kutucuğuna tıklarsanız üzerinde değişiklik yapabileceğiniz fotoğrafları bulursunuz.

Bu kadar uğraşa gerek var mı? Sağ tıklayıp kaydediyorum zaten fotoğrafları?

Creative Commons lisansı sayesinde, başkasının fotoğrafını çalmadan, kimsenin hakkına girmeden, büyük bir arşiv içerisinden ücretsiz olarak kullanabileceğiniz fotoğraflar bulabilirsiniz. Bir fotoğrafın internette bulunuyor olması, kimseye onu izinsiz kullanma hakkı vermez. CC lisansı sayesinde ne siz üzülüyorsunuz, ne de fotoğrafı çekenler. Kazan-kazan denir ya hani. Kullanmak istediğiniz fotoğrafı, onu paylaşmak isteyenlerden alıyorsunuz. Onların ismini verip, gerekiyorsa linkini verip kullanıyorsunuz.

Çektiği fotoğrafı bedava dağıtan birine teşekkür etmek gerekmez mi zaten?

İlgili dış bağlantılar:
CC lisanslı fotoğraf arama
Mobil Yazılar'ın Flickr'daki CC fotoğrafları
Creative Commons hakkında Vikipedi sayfası

Telefon fiyatları

Samsung, HTC, Apple, Sony gibi büyük markaların en iyi akıllı telefonlarından ve ilgimi çeken diğer modellerden oluşan bir fiyat listesi derledim. Sizin de işine yarayabileceğini düşünerek Mobil Yazılar'da paylaşmak istedim. Fiyatlar Mayıs 2014'e aittir ve resimde belirtilen üç markanın internet sitesinden alınmıştır.



Özellikle LG G2 dikkatimi çeken telefonlardan biri, ancak biraz daha beklemek lazım sanki. Yakında LG G3'ün çıkması bekleniyor, belki fiyat daha da düşebilir. Yeni Samsung Galaxy S5 ile yarışamaz elbette ama fiyatı biraz daha düşerse Samsung Galaxy S4'ten çok daha iyi bir seçenek olabilir. Bir-iki problemi var elbette, örneğin MicroSD kart yuvasının olmaması ve bataryasının kullanıcı tarafından değiştirilemiyor olması.

HepsiBurada.com, Vatan Bilgisayar ve Bimeks'in fiyatları arasında kimi zaman 300 TL'ye varan farklar olabilmesi dikkat çekici. Belirli bir mağazanın hep en ucuz olduğunu söylemek de olası değil. Satın almadan önce farklı mağazalardan fiyat araştırmakta fayda var. Belki ilerleyen zamanlarda fiyat değişimlerini de gösteren bir tablo oluşturabilirim.

Bu yazı ve bu sitede yayınlanan bütün diğer yazılar Mobil Yazılar tarafından yazılmıştır ve bütün hakları Mobil Yazılar'a aittir. Başka bir yayında yayınlanamaz. Sitenizin, forumunuzun, blogunuzun ticari amaç taşıyıp taşımaması farketmez. Daha fazla bilgi için lütfen alıntı kurallarına bakınız.

İpucu: Sony Xperia telefonlarda sözlükten kelime silmek

Sony Xperia telefonunuzu uzun süredir kullanıyorsunuz. Klavyeyi pek çok kereler kullandınız ve pek çok sefer de yanlış kelimeler yazdınız. İşin kötüsü, telefonunuz bu kelimeleri kaydetti ve artık hatalı kelimeler klavyeyi kullanırken her seferinde karşınıza çıkıyor. Nasıl düzeltebilirsiniz?

Aşağıdaki resimde de görülen Ayarlar - Dil ve Klavye - Xperia Klavye - Metin Giriş Ayarları - Sözcüklerim yolunu takip ettiğinizde, karşınıza yazdığınız kelimelerin tam listesi çıkıyor. Bu listeden herhangi birinin üzerine uzun bastığınızda bir menü açılıyor. Buradan kelimeyi silebilir ya da düzeltebilirsiniz.

DAHASI VAR: Tüm Sony Xperia ipuçlarına göz atmak isterseniz, buraya tıklayınız.

Resme tıklayarak büyütebilirsiniz.

Patronun mesajını bir daha gözden kaçırma! Gmail'de e-posta filtreleme ve etiketleme

Google'ın son dönemde özellikle de G+ ile yaptıkları sinir bozucu olsa da, Gmail kullanmaktan vazgeçemiyorum. Gmail'de pek çok kullanışlı özellik var, bunlardan biri de renkli etiketleme özelliği.

E-posta kutusu dolup taşan biriyseniz, belirli kişilerden gelen e-posta mesajlarını etiketleyerek hem gözden kaçmalarını engelleyebilir, hem de gruplara ayırabilirsiniz. Patrondan gelen mesajın yanında kırmızı artalanlı kocaman bir PATRON yazısı, ya da eşinizden gelen bir mesajın yanında dikkat çekici başka bir renkli EŞİM yazısı kullanabilirsiniz. Gelen onca mesaj arasında önemli olanları görsel olarak ayırt etmek böylece çok daha kolay olacaktır. Ayrıca sol menüden etiketinize tıklayarak bir kişiden gelen tüm mesajları bir arada da görebilirsiniz.

Peki nasıl yapacağız bunu?
  1. Sol taraftaki menüde, fare işaretçisini biraz daha aşağıya getirdiğinizde "More-Daha fazla" seçeneği çıkıyor. Buna tıklayın.
  2. Menü aşağı doğru uzayarak açılacaktır. Menünün altında "Create label-Etiket oluştur" düğmesi göreceksiniz, bu düğmeye tıklayın.
  3. Açılan diyalog kutusunda size isim soracak. Bir isim (Örneğin "PATRON") yazıp "Create-Oluştur" düğmesine basın.
  4. Şimdi tekrar sol menüye bakın ve oluşturduğunuz etiketi bulun. Fare işaretçisini bu etiketin üzerine getirdiğinizde sağ tarafında bir ters üçgen çıkıyor. Buna tıklayın.
  5. Açılan menüde "Label color-Etiket rengi" seçeneğine gelin. Buradan istediğiniz rengi seçin.
Etiketi oluşturdunuz ama, etiket kendi başına bir işe yaramıyor. Bunu bir e-posta adresi ile ilişkilendirmek lazım. Bunun için şu adımları takip ediyoruz:
  1. Sağ üst köşedeki çark şeklindeki ayarlar düğmesine tıklayın.
  2. Açılan menüden "Settings-Ayarlar" seçeneğine tıklayın.
  3. Açılan sayfanın üst tarafındaki linkler arasında "Filters" yazılı olana basın.
  4. Bu sayfanın en altındaki "Create new filter-Yeni filtre oluştur" linkine tıklayın.
  5. Yukarıda bir diyalog kutusu açılacak. Bu kutuya filtrenin şartlarını yazıyoruz. Örneğin mobilyazilar@gmail.com adresinden gelen mesajları filtrelemek için "From-Kimden" kısmına bu e-posta adresini yazabilirsiniz. İsterseniz mesajın başlığındaki kelimelere, eklentisi olup olmamasına ve benzeri kriterlere göre de filtreleme yapabilirsiniz.
  6. Diyalog kutusunun alt köşesindeki "Create filter with this search-Bu arama ile bir filtre oluştur" linkine tıklayın.
  7. Filtrelenmiş e-posta mesajları ile ne yapmak istediğiniz sorulacak.
  8. "Apply the label-Etiket uygula" seçeneğinin yanındaki "Choose label-Etiket seç" düğmesine tıklayın ve az önce oluşturduğumuz etiketi seçin.
  9. Filtrenin daha önceden gelmiş olan mesajlara da uygulanmasını isteyeceksiniz muhtemelen. Bunun için "Also apply filter to matching conversations-Eşleşen mesajlara da filtre uygula" seçeneğini işaretleyin.
  10. "Create filter-Filtreyi oluştur" düğmesine basın.
Böylece belirli adreslerden gelen mesajları gelen kutunuzda renklendirilmiş olarak görebileceksiniz. Ben bu özelliği uzun süredir kullanıyorum ve işimi çok kolaylaştırdığını itiraf etmeliyim. Bu
etiketler cep telefonunuzdaki Gmail uygulamasında da sizi yalnız bırakmıyor.

Yukarıdaki açıklamalar karışık görünebilir, ancak bunun sebebi yapmanız gerekenleri adım adım yazıya dökmüş olmam. Bir kere denedikten sonra iki dakikada yapılabildiğini göreceksiniz.

Burada etiket odaklı olarak anlattım ama Gmail filtreleri ile pek çok şey yapabilirsiniz.
  • Önemli kişilerden gelen mesajları öne çıkarmak
  • Önemsiz mesajları doğrudan silmek ya da Spam kutusuna göndermek
  • Takip etmek istediğiniz bir anahtar kelimeye sahip olan mesajları kaçırmamak (Örneğin "Problem" ya da "Sorun" yazan mesajlar)
  • Belirli içeriklere sahip mesajları silmek (Örneğin sosyal medyadan ya da şirketlerden gelen istenmeyen mesajlar)
  • Belirli kişilerden gelen mesajları tek bir grup altında görebilmek
  • Sonra okumak istediğiniz mesajları doğrudan arşive göndermek
  • Önemli kişilerden gelen mesajların Spam kutusuna düşmesini önlemek
  • Önemli mesajları başka bir e-posta hesabına yönlendirmek
Bu yazıyı sizin için yazdım. Beğendiyseniz sizden tek isteğim, Mobil Yazılar’daki diğer yazılarıma da göz atmanız. Mobil Yazılar ana sayfasına gitmek için buraya tıklayabilirsiniz.

Ekran görüntüleri: Domenico. Creative Commons lisansı ile kullanılmıştır.

İpucu: MacOS'de ses düğmelerinin sesini kapatmak

Ses çıkartan ses düğmeleri: Ne kadar mantıklı değil mi! MacBook Air'de F10 tuşuna ses açma-kapama, F11 ve F12 tuşlarına ise ses azaltma ve yükseltme görevi verilmiş. Windows PC'lerde Fn tuşu ile yaptığınız bu işleri MacBook'ta direkt basarak yapıyorsunuz. Burası mantıklı. Ama bu tuşlara bastıkça "blip blip" bir ses geliyor. Bu hiç mantıklı değil, özellikle de film izlerken ya da sunum yaparken.

Bu "özelliği" kapatmak için ekranın sol üst köşesindeki Apple logosuna tıklayın, açılan menüden "Sistem Tercihleri"ni seçin. Açılan penceredeki "Ses" ikonuna tıklayın. Aşağıdaki resimde gördüğünüz pencere açılacak. Buradaki "Ses yüksekliği değiştiğinde geri bildirim çal" maddesinin işaretini kaldırın. Artık sessiz olmanız gerektiği anlarda MacBook'unuzun "ses kısma düğmesi" sizi utandıramayacak.


MacBook ile ilgili diğer yazılarıma da göz atmak isterseniz:
MacBook Air dokunmatik değil ama...

Android için bol özellikli takvim: aCalendar

Takvim hayatınızda önemli bir yer tutuyorsa, benim gibi ideal takvimi bulmak için çaba harcıyorsunuzdur herhalde. Windows Phone 8.1 güncellemesi ile Microsoft'un mobil işletim sistemi de "Haftalık görünüm" seçeneği olan bir takvime kavuşmuş. Bunu duyunca Windows Phone'un "Aylık görünüm" seçeneğinde de bir gelişme var mı diye kontrol ettim. WP 8.1'in varsayılan takviminde hâlâ aylık görünümde randevuların yazılarını göremiyorsunuz.

Bu vesileyle Android işletim sistemli telefonlar için piyasada bulunan pek çok takvim programından birisi olan aCalendar isimli ücretsiz uygulamadan bahsetmek istedim. aCalendar ücretsiz ama, ücretli olsa yeriymiş, onunla tanıştığımdan beri ondan vazgeçemiyorum. Öyle ki Sony Xperia Sola kullanıyorum ve Sony'nin varsayılan takvimine hiç elimi sürmüyorum.

aCalendar, pek çok özelliğinin yanı sıra, benim istediğim iki şeyi çok iyi yapıyor: Haftalık ve Aylık görünümler. Bu görünümlerde randevuların metinleri de gözüküyor ve böylece bir bakışta programınızda neler olduğunu görebiliyorsunuz.

Mobil Yazılar'ın tavsiyesi!

İpucu: iOS'de web sayfalarının metinlerini e-postalamak

iPhone ve iPad'in standart internet tarayıcısı olan Safari'de bir web sayfasını arkadaşınızla paylaşmak istediğinizde paylaşım düğmesine basarsınız ve açılan pencereden istediğiniz seçeneği seçersiniz. Bunu zaten yapmışsınızdır. Mesela bir sitenin linkini e-posta ile göndermişsinizdir.



Ancak Safari'de web sayfasını e-posta aracılıyla paylaşmak istediğinizde sayfanın sadece linki paylaşılıyor. Sayfanın içindeki yazıları paylaşmak istiyorsak? O zaman yapmamız gereken basit: Adres çubuğundaki "Okuyucu" düğmesine basıp, ardından paylaşım düğmesine basmak.



Okuyucu düğmesine bastığınızda Safari sayfayı gereksiz öğelerden arındırıp sadece yazıyı gösteriyor biliyorsunuz. Bu haldeyken paylaşım düğmesine basıp, e-posta seçeneğine tıkladığınızda sayfanın hem linkinin, hem de metninin e-posta mesajına eklendiğini göreceksiniz.



Kaydetmek ya da sonra okumak istediğim bazı sayfaları kendime e-postalamak için bu yöntemi sıklıkla kullanıyorum. Sayfa silinse de, içeriği değişse de bende yedeği olmuş oluyor.



MacBook Air incelemesi ve ipuçları için şu linke tıklayabilirsiniz: http://mobilyazilar.blogspot.com.tr/search/label/MacBook

iPhone ve iPad ile ilgili yazdıklarım için: http://mobilyazilar.blogspot.com.tr/search/label/iPhone ve http://mobilyazilar.blogspot.com.tr/search/label/Apple%20iPad

Bu yazı sizin için Mobil Yazılar tarafından yazılmıştır.

Adı üstünde: Kindle Bilgi Deposu

Bir Amazon Kindle'ınız varsa ve bu cihazla neler yapabileceğinizi, cihazın sınırlarını ne kadar zorlayabileceğinizi merak ediyorsanız, adı üstünde bir site olan "Kindle Bilgi Deposu"na bir bakmanızı tavsiye ederim. "E-kitap nedir?"den Calibre programının kullanımına, e-kitap düzenlemeden alternatif işletim sistemlerine kadar pek çok konuda yazılar ve bağlantılar bulabilirsiniz. Siteye ulaşmak için şu bağlantıya tıklamanız yeterli: http://kindlebilgideposu.wordpress.com/



Ben de Mobil Yazılar'da Kindle ve e-kitaplar hakkında çeşitli yazılar yazdım. Onlara da aşağıdaki bağlantılar üzerinden ulaşabilirsiniz.

İlgili linkler:
E-kitap üzerine yazılarım
Kindle üzerine yazılar, incelemeler, ipuçları

Mobil Yazılar, 2014. Yukarıdaki fotoğraf Mobil Yazılar tarafından çekilmiştir ve Creative Commons lisansı ile dağıtılmaktadır. Mobil Yazılar tarafından çekildiğini belirtmek ve link vermek şartı ile sitenizde ücretsiz olarak kullanabilirsiniz. 

Tiny Tower'ı yapanlar bunu da yapmış: Disco Zoo

Daha önceden Mobil Yazılar'da "Aman başlamayın" diye paylaştığım Tiny Tower'ı yapan NimbleBit, yeni bir oyun daha çıkardı: Disco Zoo. Bu oyun da Tiny Tower'a benzer mantıkta, yani siz oynamasanız da oyun dünyasında bazı değişiklikler oluyor. Ara sıra oyunu açıp bakmazsanız oyun ilerlemiyor, para kazanamıyorsunuz.

Oyun mekaniği böyle, peki konusu ne? Bir hayvanat bahçeniz var ve hayvanlar "uyanık kaldıkça" para kazanıyorsunuz. Her hayvanın belirli bir uyku döngüsü var, belirli aralıklarla uykuya dalıyor. Hayvanat bahçenizdeki hayvan sayısını ve çeşidini artırmak, hayvanların da uyanık kaldıkları süreleri uzatmak için "Safariye çıkıp" hayvanları "kurtarmanız" gerekiyor. Bunu yapmak için de bir oyun içinde oyun var. Bir alandaki bölmelerin altında gizlenmiş olan hayvan paternlerini tamamlayarsanız, o hayvanı hayvanat bahçesine eklemiş oluyorsunuz. Her hayvan için ayrı bir patern var, dolayısıyla nerelere tıklamanız gerektiğini tahmin edebiliyorsunuz.

Gelelim sorunlara. Büyük sorunlardan başlayalım mı? "Hayvanat bahçesi" denilen şey başlı başına problemli iken, bu oyunun hayvanları yakalamayı "kurtarma" olarak nitelemiş olması, buna ek olarak "hayvanları zorla uyanık tutarak para kazanma" fikrine dayanması, büyük bir sorun. Biliyorum, bu bir oyun, ancak oyunda bu açıdan bir sorun olduğunu da belirtmek zorundayım.

Daha basit sorunlara gelirsek: Oyun yeterince derin değil. Bir hafta içerisinde belli bir aşamaya gelip oyundan sıkılabilirsiniz. Tiny Tower'daki durumun aksine, kısa sürede yapılabilecek ya da keşfedilecek bir şey kalmadığını fark ediyorsunuz. Belki de bu açıdan Tiny Tower'dan daha iyidir: Alışkanlık yapamıyor.

Sonuç olarak, Disco Zoo oynamazsanız hiç bir şey kaybetmeyeceğiniz, oynarsanız da bir-iki hafta sizi eğlendirebilecek, ama çok fazla bir şey vaat etmeyen ücretsiz bir oyun.

Ayrıca bakınız:
Tiny Tower: Hiç başlamayın!
iOS (iPhone-iPad) oyunları

Dış bağlantılar:
"Kopya çekmek için" patern listesi
Disco Zoo'yu iTunes'dan indirmek için

MacBook Air ön-incelemesi

Bir MacBook Air aldım. Benim satın aldığım cihaz i5 işlemcili MacBook Air 13” (2013) modeli. Mobil Yazılar’ı takip edenler “Ey yazar, hep küçük modellerin peşinden koşuyorsun, MacBook’unu niye büyük aldın?” diyor olabilir. Doğrusu sürekli yanımda taşımayı düşünmüyorum bu cihazı, bundan dolayı da ekranı biraz büyük olsun istedim. Aslında aklım 11” modelde kalmadı değil. Benim aldığım modelin fiyatı 2600 TL civarındaydı.



Biliyorsunuz, incelemelerde benchmark’lar falan yapmayı sevmiyorum. O tip incelemeleri başkaları yapıyor zaten. Ben cihazların günlük hayatta ne kadar kullanışlı olduğuyla daha çok ilgileniyorum. Aslında bu açıdan bakınca MacBook Air’i tek kelime ile özetlemek mümkün: Lüks! Ama öyle “Satılık lüks daire” ya da “Lüks tuvalet fırçası”ndaki lükslerden değil bu. Lüks derken, “En iyi özellikli bilgisayar” ya da “En yüksek perfomanslı bilgisayar” falan da demiyorum. MacBook Air’in derdi onlar değil zaten. MacBook Air lüks, çünkü ince, hafif, SSD diski, aydınlatmalı klavyesi, müthiş bir touchpad’i var, ekranı harika görünüyor, sesi iyi çıkıyor, pil ömrü muazzam ve fan sesi sıfır! Başka cihazlarda bunların hepsini bir arada buluyorsanız, bir MacBook Air’den daha az para vermiyorsunuz.

Sondan başlayalım: MacBook Air, normal kullanımda fan sesi çıkarmayan bir bilgisayar. Az demiyorum: Sıfır diyorum. Bu, fan sesinden nefret eden benim gibi biri için o kadar güzel bir özellik ki! Tabletlerin fan sesi olmamasından her zaman bir artı özellik olarak bahsediyorum. Bu bilgisayarda o iğrenç sesten uzakta çalışma konforunu yaşayabilirsiniz.

Pil ömrü muazzam. 10 saat civarında pil ömrü var bu size şarj aletinin yerini unutma özgürlüğünü veriyor.



Genelde küçük ve hafif dizüstü bilgisyarların sesi az çıkar, şikayet konusu olur. Gerçi büyük ve hantal bilgisayarlarda da oluyor bu durum. Ama MacBook Air’de ses yüksek ve iyi çıkıyor.

MacBook Air’in ekranı retina olmadığı için eleştiriliyor ama, henüz retina ekranlı bir cihazı uzun süre kullanmadığımdam olsa gerek, hiç mi hiç aramıyorum. Ekran parlaklığı yüksek ve görüş açıları iyi.

Touchpad, herhalde bir MacBook’un en çok dikkat çeken parçasıdır. O kocaman touchpad’e gerek var mı? Hem de nasıl. Kullandığım en rahat touchpad MacBook Air’de. Ayrıca, daha önceden de yazdığım gibi, işinizi kolaylaştıracak pek çok özelliğe sahip.

Aydınlatmalı klavye başka cihazlarda da bulunuyor, MacBook’a has değil, ancak onsuz bir MacBook “lüks” olmazdı herhalde. Parlaklık seviyesini de isteğinize göre ayarlayabiliyorsunuz.

MacBook Air’in 128 GB SSD diski var. Sıradan hard diskler yerine SSD’ye sahip olması, hem hızlı, hem de sessiz olmasına katkı sağlıyor. Bugünün terabyte dünyasında az bir miktar olduğuna katılıyorum, ama yetersiz de değil.

MacBook Air’den daha ince ve hafif notebook’lar var elbette, ama MacBook Air asla adi veya kırılacakmış gibi durmuyor.

Ayrıca MacOS X Mavericks işletim sistemi Windows’tan farklı olsa da, oldukça eğlenceli ve hız kazandırıcı özellikler barındırıyor. MacOS’e alışmak hem zor, hem de değil. Zor, çünkü klavye kısayollarını bile yeniden öğrenmeniz gerekiyor. CTRL+Z yok mesela, CMD+Z var. Ya da Safari internet tarayıcısında F5 tuşuna basarak sayfayı yenileyemiyorsunuz, onun yerine CMD+R tuşlarına basmanız lazım. En enteresanları ise DELETE tuşu ile ENTER tuşu. DELETE diye bir tuş yok zaten, BACKSPACE var. FN+BACKSPACE tuşlarına bastığınızda “delete” yapıyorsunuz. ENTER tuşunun ilginçliği ise şu: Seçili dosyayı ENTER ile açamıyorsunuz. ENTER’a bastığınızda seçili dosyanın adı değişiyor. Bana mantıksız geliyor ama uzun süredir Apple kullananlar “Gayet normal, senin Windows yanlış çalışıyor” diyorlar. Neyse, bunlar ayrı bir yazının konusu. Hem zor, hem de değil demiştim ya, işi çoğunlukla internette olanlar için zor değil, çünkü internet siteleri her platformda aynı.

Sonuç olarak MacBook kullanması çok keyifli bir dizüstü bilgisayar. Elbette yukarıda bahsettiğim gibi alışması zaman alan farklılıklar var. UltraBook almayı düşünenlere bir de MacBook’a bakmalarını tavsiye ederim.

Ancak şahsen Windows’tan yakın zamanda vazgeçemeyeceğimi belirtmek zorundayım. MacBook Air iyi bir “ikinci bilgisayar” ya da “keyif bilgisayarı” diyelim.

MacBook Air ile ilgili paylaştığım, kimisi de bu incelemenin devamı niteliğinde olan yazılarımı okumak için şu linke tıklayabilirsiniz: http://mobilyazilar.blogspot.com.tr/search/label/MacBook

Mobil Yazılar, 2014. Bu yazı sadece mobilyazilar.com ve mobilyazilar.blogspot.com adreslerinde yayınlanmak üzere yazılmıştır. Böyle bir not yazmak zorunda kaldığım için okurlarımdan özür diliyorum, ancak siz rahat okuyun diye full feed özelliğini açtığımdan beri içerik hırsızları Mobil Yazılar'ın içeriğini yeniden kopyalamaya başladı.

E-posta hesabınıza girdik, bir arkadaşa bakıp çıktık!

Geçen gün bir Microsoft çalışanı hakkında şirket bilgilerini sızdırdığı iddiası ortaya atılmıştı. Konu ile ilgili detaylar ortaya çıkarken enteresan bir şey fark edildi. Microsoft bu çalışanı bağlantı kurduğu kişinin Hotmail hesabından takip etmişti, ama nasıl?

Microsoft'tan gelen açıklama, orijinal İngilizce metniyle, şu şekilde:

As part of the investigation, we took the step of a limited review of this third party's Microsoft operated accounts. While Microsoft's terms of service make clear our permission for this type of review, this happens only in the most exceptional circumstances. We apply a rigorous process before reviewing such content. In this case, there was a thorough review by a legal team separate from the investigating team and strong evidence of a criminal act that met a standard comparable to that required to obtain a legal order to search other sites. In fact, as noted above, such a court order was issued in other aspects of the investigation.
Diyorlar ki, şüphelinin Microsoft'ta bulunan hesaplarına şöyle bir baktık, zira lisans sözleşmemiz buna iznimiz olduğunu açıkça belirtiyor. Bu çok nadiren olacak bir şey diyorlar. Bir de, istesek mail hesabına bakmak için mahkemeden arama emri de çıkartabilirdik demişler.

İki şey dikkat çekici: (1) Arama emri çıkartabilirdik diyorlar, ama çıkartmamışlar. (2) Arama emrine ihtiyaçları yok çünkü tüketici olarak sizin, bizim, hepimizin e-posta hesabı alırken okumadan kabul ettiğimiz lisans sözleşmesi onlara e-posta mesajlarınıza bakabilme izni veriyor.

"Nasıl yani? Maillerimi okuyabilirler mi isterlerse?" O okumadığımız sözleşme ne diyormuş bakalım?
We may access or disclose information about you, including the content of your communications, in order to: (a) comply with the law or respond to lawful requests or legal process; (b) protect the rights or property of Microsoft or our customers, including the enforcement of our agreements or policies governing your use of the services; or (c) act on a good faith belief that such access or disclosure is necessary to protect the personal safety of Microsoft employees, customers or the public.
Buradaki b maddesine dikkat edin, ne diyor? "Microsoft'un haklarını korumak için". Microsoft, kendi haklarını korumak için sizin e-posta mesajlarınızın içerine ulaşabiliyor: "...including the content of your communications..."

Elbette bunu yapan bir tek Microsoft değil. Yahoo ve Google'da da aynı şey söz konusuymuş: "...protect the rights, property, or personal safety of Yahoo, its users and the public." "...protect against harm to the rights, property or safety of Google." Yani konu Microsoft sayesinde gündeme geldi, ama sorun sadece onda değil, e-posta hizmeti sağlayan alternatif şirketler de "istersek bakarız" diyorlar. Biraz "geek" yönü olanlar zaten bu şirketlerde e-posta hesaplarına erişebilen bazı teknik personelin bulunduğunu bilirler.

Neyse ki Microsoft konunun önemini fark etti ve bir daha bu tür durumlarda yasal izin bekleyeceğini belirtti. Microsoft'un çevrimiçi servislerini kullananlar için problem çözülmüş olsa da, diğerlerinden hiç ses seda yok.

Nedense, pek çokları tarafından e-posta'nın iki kişi arasında güvenli bir iletişim biçimi olduğu zannediliyor. Kimse okuyamaz, kimse göremez zannediliyor. Halbuki kimin götürdüğü belli olmayan kapatılmamış bir zarftaki mektuptan farksız. Diyeceksiniz ki, "Ne yapalım yani, bunları kullanmayalım mı?" Elbette kullanın, kullanın ama, bilinçli kullanın. Özel olan hiçbir şeyinizi dijital ortamda paylaşmayın. Ne şirketinizin yeni projesini, ne özel hayatınıza dair detayları "bulut"ta saklamayın. İnternetin sandığımız kadar güvenli ve özgür bir yer olmadığını artık anlamış olmalıyız. Ne yazık ki.

İlgili dış bağlantılar:
Konu ile ilgili The Verge haberi
Konu ile ilgili Engadget haberi

Yeni HTC One ile eski hatalara devam

Pek çok ürünün birbiri ile benzer olduğu bir çağda yaşıyoruz. Ürünleri birbirlerinden farklılaştırmak için çaba sarf etmek gerekiyor. HTC, “Windows Mobile” diye bir işletim sistemi var olduğu zamanlarda bunu anlamıştı ve ürünlerini farklılaştırmak, sıkıntılı olan Windows Mobile deneyimini de iyileştirmek için elinden geleni yapıyordu. HTC Touch ile başlayan macerası, Windows Mobile’in ömrünü doldurmasının ardından Android ile devam etti. Kimileri sevmese de, “Sense” deneyimini beğenenlerden biriydim ben. HTC One S ve HTC One X gibi modelleri hem görsel olarak, hem yazılımsal olarak müthiş buluyordum.



Ancak sonra HTC One diye bir şey çıktı. Dış görünüş olarak şık olmakla beraber, cihazın iki temel problem vardı.

Birincisi, HTC kullanıcılarının alışageldiği, HTC’yi diğerlerinden ayıran bir özellik olan Sense arabirimini değiştirmiş olmaları. Ürünlere, özellikle de yazılımsal yönü olan ürünlere bir özellik eklemek, sonra da kullanıcıları o özellikten yoksun bırakmak, son derece olumsuz algılara sebep oluyor. Ama yine de, yeni Sense’e de alışabilirdim, eğer ikinci problem olmasa: 4 MP kamera!

Ultrapiksel ya da değil, 4 MP o zaman da yetersiz bir çözünürlüktü, şimdi de yetersiz bir çözünürlük. HTC’nin mantığı şu şekildeydi: “Nasıl olsa artık telefonlar bilgisayar haline geldi, pek çok kişi de fotoğrafları telefonundan bilgisayarına aktarmıyor, sadece telefonda bakıyor. Dolayısıyla bu çözünürlük yeterli, yeter ki görüntü kalitesi iyi olsun”. Evet, kulağa mantıklı geliyor, ama telefonundan bilgisayarına hiçbir şey aktarmayanlar, acemi kullanıcılar. Ya da, Amerikalıların “Average Joe” dedikleri, “Sıradan kullanıcılar”. Ahmet abiler, Ayşe teyzeler. Teknolojiden biraz daha fazla anlayanlar, ya da fotoğraf ile ilgili olan kişiler fotoğrafları mutlaka bilgisayarlarına aktaracaktır. Daha büyük görmek isteyeceklerdir. Üzerinde değişiklikler yapmak isteyeceklerdir.

O zaman şu sorunun sorulması gerekiyor: HTC kime hitap etmek istiyor? “Ahmet abi”ler büyük bir kitleyi oluştursa da, bu kişiler varlıklı ise iPhone alıyor, değilse ya da başka bir sebepleri varsa [1] Samsung’un bütçelerine uygun bir modelini tercih ediyor. “Ahmet abi”nin peşinden gitmek, sektörün iki devine doğrudan saldırmaya çalışmak demek. Dev ile karşı karşıya geldiyseniz, ona bodoslama girişmek yerine onu zayıf noktasından vurmaya çalışırsınız.

İşin kötüsü, 4 MP kamera ile “Ahmet abi”lere hitap etmek bile zor bir iş. Çünkü elektronik mağazasında ilk sorduğu soru “Bunun kamerası kaç megapiksel” olan bir kişiye, 12, 16, 20 hatta 40 megapiksel kameraların olduğu bir çağda verdiğin cevap “4 megapiksel”. İstediğin kadar “Ama bu Ultrapiksel” diye dil dök, sıradan kullanıcılar için “yüksek rakam=daha iyi”. Ahmet abi kamerayı fazla önemsemese bile, iş yerinde yaşayacağı sosyal riski kafasında canlandıracaktır. Bir-iki maaşlık para döküp aldığı yeni telefonunu arkadaşlarına gösterirken alay konusu olmak istemeyecektir.

HTC’nin “özellik” olduğunu düşündüğü şey, benim için bir “Satın almama sebebi”. Geçen gün duyurulan “Yeni HTC One M8” ise, aynı yoldan gitmeye devam ediyor. Cihazın ön kamerasının çözünürlüğü, arka kamerasının çözünürlüğünden daha fazla. Yine de farklılaşmaya çalışmışlar, “Derinlik sensörü” eklemişler. Yeniliklerin peşinden koşmaları gerçekten takdir ettiğim bir şey ama, derinlik sensörü ne kadar önemli bir özellik? Satın almama sebebi olan 4 MP kamera olduğu gibi dururken… [2] [3]

Notlar

[1] Kızmayın canım. iPhone almayanlara “varlıklı değilsiniz” demiyorum. Elbette Apple’a gıcığınız olduğu için de Samsung alıyor olabilirsiniz. Ama Apple’a gıcığınız olması, sizin “Ahmet abiler” grubuna dâhil olmayacak kadar teknolojiden anladığınızı gösterir.

[2] Hatta optik imaj sabitleme (OIS) özelliği de çıkarılırken…

[3] Yazımın konusu “hatalar” ile ilgili olsa da, böyle eleştirel yazılar yazdığımda kızanlar olabiliyor. Bu cümle de onlar için gelsin: Evet, HTC One’ın güzel yönleri de var: ekranı, ön yüzdeki stereo hoparlörleri, kızılötesi özelliği gibi. HTC One kötü bir telefon değil, ancak benim satın almama sebebim ağır basıyor. Burada da amacım sizin beğenerek satın aldığınız telefonu kötülemek değil, HTC’nin yanlış olduğunu düşündüğüm stratejilerini tartışmak.

Sonunda sessizlik... Teşekkürler MacBook Air...

Bana bundan sonra MacBook Air aldıracak tek bir özellik varsa, o da sessizliği. Ne fan sesi, ne hard disk tıkırtısı. Sadece, siz klavyeyi kullanırken ister istemez çıkan sesler ve komşunun çocukları ile verdiği bitmek bilmeyen savaşın gürültüsü duyuluyor. Komşu gürültüsü azaldığı anlarda düşüncelerinizle başbaşa kalıyorsunuz. Sizi rahatsız eden, ara sıra şahlanan, zaman zaman sakinleşen ama hiç tam olarak susmayan, sürekli bir uğultu gelmiyor bilgisayardan.


Fotoğraf: Travis Isaacs. Creative Commons.

MacBook Air’de bir fan var, ama normal kullanımda duyulmayacak kadar düşük ses çıkartıyor. Düşük derken, Windows PC standardında düşük sesten bahsetmiyorum. Bugüne kadar yaptığım incelemelerde “Fan sesi düşük” dediklerimden çok daha düşük. Şu anda bu yazıyı MacBook Air’de yazıyorum ve fandan hiç bir ses duymuyorum. Elbette oyunlarda fan sesinin duyulduğu söyleniyor, ancak şu ana kadar herhangi bir oyun oynamadım bu cihazda. Sanırım oynayasım da yok, o fanın çalıştığını duymak istemiyorum!

Takıntılı mıyım? Galiba. Çoğu kimse fan sesine aldırış etmiyordur eminim. Ama bu tip seslerden rahatsız olanlar için MacBook Air müthiş bir konfor sunuyor.

Klavye de dokunmatik olsa onun bile sesi gelmeyecek ama, o kadarına da gerek yok! Enteresandır, tuşlarına bastıkça takır tukur sesler çıkartan klavyeleri daha çok seviyorum. Benim zevklerin modası biraz geçmiş galiba.

MacBook Air ile ilgili bir başka yazım:
MacBook Air dokunmatik değil ama...

iPad Mini ile 365 gün

Bir yıldır bir iPad Mini kullanıyorum. Daha önce iPad Mini'nin incelemesini yapmıştım, buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Ancak bildiğiniz gibi cihazların artıları ve eksileri en çok uzun süre kullandıktan sonra anlaşılıyor. Mobil Yazılar'da yaptığım incelemeler yabancı popüler sitelerin sıradan incelemelerinden biraz daha farklı, çünkü ben cihazların çoğunu kendim satın alıyorum, kendim kullanıyorum. Yine de, incelemeleri cihazları aldıktan sonraki birkaç hafta içerisinde yayınladığım için fark etmediğim, incelemelere yansıtamadığım olumlu veya olumsuz yönler olabiliyor. Bu yüzden bir süre sonra yeniden bir değerlendirme yapmak gerekiyor.



iPad Mini, Apple'ın ilk "küçük tablet" denemesiydi. Şimdi yeni bir versiyonunu çıkardılar: Retina ekranlı iPad Mini. Bu yeni versiyon daha hızlı, daha iyi ekrana sahip, bir de, daha pahalı. Ama birinci nesil iPad Mini halen satılıyor. Dolardaki artışa rağmen özel indirimlerde 650 TL gibi rakamlara bulunabildiğini duyuyorum. Dolayısıyla küçük bir tablet isteyenler için hala geçerli bir seçenek.

Ekran: Retina değil ama, küçük yazılar ve detaylı PDF'ler dışında hiç bir sorun yaşamadım.

Dayanıklılık: iPad Mini'yi birkaç defa kötü şekilde düşürdüm. Sapasağlam maşallah. Bu dayanıklılığa şaşırdım doğrusu.

Klavye: Sürekli fiziksel klavyelerin üstünlüğünden bahseden biri olarak dokunmatik bir klavyeyi bu kadar kolay kullanabileceğimi düşünmezdim.

WiFi: Bu konuda şikayetim var. iPad Mini, diğer cihazların ve HTC Flyer'ın rahatça internete girebildiği yerlerde WiFi çekim gücünün yetersiz kalması nedeniyle sayfaları açamıyor, sinir bozuyor.

RAM: iPad Mini konusunda şikayetçi olduğum bir konu daha. Mini'nin RAM miktarı yetersiz, bu da pek çok probleme sebep oluyor. Açtığınız programlar ve oyunlar bir başka programa geçiş yaptığınızda kapanabiliyor.

İnternette gezinirken: İnternet konusuna gelmeden önce WiFi'den ve RAM'den bahsettim, çünkü bu ikisi iPad Mini'nin web deneyimini olumsuz etkileyen faktörler. iPad Mini gibi hafif bir cihazla, bilgisayarın fan sesine katlanmak zorunda olmadan, ister oturarak, ister yatarak internette dolaşmak son derece keyifli. Ama bu keyfi yarıda kesen şey zayıf WiFi çekim gücü ve özellikle de birden fazla sayfa açtığınızda cihazın RAM'inin yetersiz kalması. RAM yetersiz kaldığı için sayfadan sayfaya geçişlerde önceki sayfa tekrar yükleniyor. Tarayıcıdan çıkıp, başka bir programa geçip geri geldiğinizde yine aynı şey. O kadar sinir bozucu ki! İyi bir internet deneyimi isteyenlere birinci nesil iPad Mini'yi tavsiye edemeyeceğim.

Lightning Connector: iPad Mini'nin problemli yönleri bitmedi ama, araya iyi bir şey sıkıştırayım dedim. Şu tersi düzü olmayan Lightning Connector'a bayılıyorum. MicroUSB girişi gibi standart olmaması bir sorun olsa da, karanlıkta bile kolayca takılabiliyor olması, MicroUSB'li diğer bütün cihazlar gibi takmak için savaşmayı gerektirmemesi harika. Eğer MicroUSB standardı yenilenecekse, Apple'dan biraz ilham almalılar.

Ses: Apple'dan beklenmeyecek bir hata var iPad Mini'de. Cihazı yatay olarak kullandığınızda dışarı ses veren hoparlörler sadece bir tarafta kalıyor ve ses sadece bir yönden geliyor. Video izlerken, oyun oynarken dikkatinizi dağıtan, keyfinizi kaçıran bir problem. Otomobilinizde müzik sesinin sadece sağ hoparlörden geldiğini düşünsenize!

Depolama alanı: Ben iPad Mini'nin en ucuz modeli olan 16 GB hafızalı versiyonunu almıştım. HTC Flyer tabletimde 16 GB hafıza her şeye yeterken iPad'de yetmiyor. iPad'imde film yok, birkaç albüm ve birkaç oyun var. Bir de arada kamerası ile video çekiyorum. Ama yetmiyor. İşin kötüsü, 32 GB hafıza olsa, onun da yeteceğinden şüphem var. Buna ek olarak, daha önceden bahsettiğim gibi, Apple daha yüksek hafızalı modelleri gereksiz şekilde yüksek fiyatlara satıyor. Daha yüksek hafızası olan modelleri almak isterdim ama, keşke biraz daha insaflı fiyat farkları belirlenseydi!

Bu problemler haricinde iPad Mini'yi kullanmaktan büyük keyif aldığımı itiraf etmeliyim.

İlgili:
iPad Mini incelemesi

Anahtarını unutan, kumandasını kaybeden, flash belleğini düşüren: Nokia'nın bir çözümü var

Nokia "Treasure Tag", anahtarlık gibi bir şey aslında. Bluetooth ile telefonunuza bağlanıyor. Daha sonra da istediğiniz bir objeye iliştiriyorsunuz. Örneğin anahtarınıza, USB belleğinize ya da herhangi bir şeye: Televizyonun bir türlü bulamadığınız kumandasına, çantanıza, cüzdanınıza, ya da başka bir değerli eşyanıza. Eğer telefonunuz ile bu "Treasure Tag" iliştirilmiş eşyanız arasındaki uzaklık artarsa, örneğin, anahtarı restoranda masanın üzerinde unutmuş, dondurmacıya doğru yol alıyorsanız, telefon sizi uyarıyor. Dilerseniz Treasure Tag'de ses çıkartıp "buradayım" diyebiliyor.



Telefonu ve anahtarınızı aynı anda kaybetmedikten sonra, gayet de güzel bir fikir. İlk fırsatta bir tane edinmek istiyorum!

Daha fazla bilgi

İnternete bedava gireceğim derken...

Sevgili okur, dikkat! Parolasız WiFi erişimi sağlayan kafeler ve restoranlarda internete girmek her ne kadar çekici görünse de, sen sen ol, böyle yerlerde bedava internetin cazibesine kapılma. İster işte olsun, ister okulda, isterse de Amerikan kahve markasının bir şubesinde, herkesin bağlanabildiği kablosuz internete bağlanma. Mutlaka bağlanman gerekiyorsa da, sakın bankaların internet sitelerine girme, ya da kredi kartınla alışveriş yapma.


Fotoğraf: Liz West. Creative Commons.

Apple’ın ürünlerinde (iPhone, iPad, MacBook vs) bir hata çıkmış, ortak alanlarda kablosuz internete girenler tehdit altındaymış. “Apple kale gibi güvenlidir” diye düşünüp yanılma, aylardır fark etmemişler bu hatayı. Şimdi güncellemesini çıkardılar, Apple cihazlarını mutlaka güncelle!

Son bir not, evdeki internetini de mutlaka parola ile koru, konu komşu bedava internete girsin diye kablosuz internetini açıkta bırakma. Sen zaten biliyorsun bunları da, ben hatırlatayım istedim.

İpucu: Kindle'da ekran görüntüsü almak

Amazon Kindle'da okuduğunuz metinde herhangi bir yeri beğendiğinizde kolayca işaretleyip kaydedebilirsiniz. Yine de, bazen ekran görüntüsü alıp tüm sayfayı kaydetmek isteyebilirsiniz. Bunu yapmak için, eğer Kindle Paperwhite kullanıyorsanız, ekranın çapraz üst köşelerine tıklayabilirsiniz. Ekranda bir yanıp sönme olduğunda, görüntü kaydedilmiş demektir. Daha eski model olan Kindle Touch'da ise ekranın altındaki "Home" düğmesine basılı tutup ekranın herhangi bir yerine tıklamanız yeterli. Dosyalara ulaşmak için cihazı USB kablosuyla bilgisayarınıza bağlamanız gerekiyor.



Daha fazlası: LifeHacker

Kindle ile ilgili daha önce yazmıştım:
Amazon Kindle Touch incelemesi
Kindle ile ilgili bilmeniz gereken 20 şey
Kindle hakkında tüm yazılarım

Anket: Telefonunuzun dahili hafızası (depolama alanı) kaç GB?